Bundan yıllar önce Aybaşı'nın gelip çattığını ve memurda şafağın attığını yazmıştı ben.
Aradan geçen dörtbuçuk yıllık zaman zarfında olan bağzı değişimleri ve benzerlikleri yazmamın zamanı geldi de geçiyor bile.
Ayın başlarında banka hesaplarımıza yatmış olan bir önceki aya ait maaşlarımızın henüz ceplerimize girmediğini belirterek yazıma başlıyorum.
Aradan geçen koskocaman dört yıl boyunca hayatlarımızda değişmeyen tek şey bu.
Hesaplarımıza yatan maaşlarımızın miktarı kaç Türk Lirası olursa olsun henüz ayın onuncu günü geldiğinde hiçbir kuruşu bizimle birlikte kalmıyor.
Arslinda o da kalmak istiyor ama mâlesef bizimle birlikte kalabilmesne izin verilmiyor.
Bundan çok değil sadece ve sadece BİN GÜN kadar önce Onaltı Kasım İkibinyirmibir günü tüm kısıtlamalara rağmen Amerika Doları'nın On Yeni Türk Lirası olma sınırını geçmişti.
Dolar tabi o günden bu güne aynı seviyede kalamadı, günümüzde o günkü değerinin üçbuçuk misline yakın seviyeye avdet eylediğini dövüz piyasasını takip edenler bilirler.
Ancak biz yine de hâlkta para olmadığına dair yaptıkları edebiyata pek inanmıyoruz, çünkü ne zaman sokaklarda gezmeğe çıksak yolların her tarafı Tomofil dolu ve bu otomobiller suyla çalışmıyorlar.
Çoğunluğunun deposuna yerleştirilen Benzin ve Mazot adlı yakıtla çalışıyorlar.
Bunların kayıtlarını tutmak Biz Üç Muz'un görevleri arasında olmadığı cihetle şuraya ücretlerii inceleyebileceğiniz bir "Bağlantı" bırakıyorum, artık tıklayabilirsiniz.
İşbu resm-i şerifte de temaşa edebileceğiniz üzere trafik Allah-u Te'âlâ'nın her günü tıkalı vaziyette ve işbu tıkanıklık Yeditepe Üniversitesi'nde görevli bilimadamlarının "Buradaki" araştırmasına göre Yüzaltmışsekiz saatlik bir haftamızın Otuzüç saatlık kısmını yollarda perişân olarak geçirmemizi sağlıyor.
Ya da araştırmanın sonucunu onların bize anlattığı dilden yazayım:
Ayda altı günümüz trafikte geçiyor.
Bizler artıkım gıdalı beslenmeği unuttuk, sadece karınlarımızı doyurabilmeğe çalışıyoruz.
Hadi bu ay neyse diyeceğiz ama Ekim-i Şerif Ayı geldiğinde havalar son bir Pastırma Yazı sonrasında soğumağa başladığında Doğalgaz ve Elektrik kullanmak zorundayız ve geçtiğmiz ay içinde bunlara şöyle güzel bir zamcık yapıldı ama asgari ücrete dokunulmadı.
İşbu şerait dâhilinde azami çalıarak cebimize giren asgari ücretin bizimle kalması mümkün müdür sizce?
Çünkü bilinmeyen yerlerdeki Üçüncü Dünya Ekomonileri her zaman Tıkırında işlemeğe ve çarkları sağlam döndürmeğe muktedirdirler.
İmdı nüsahâde buyuran herkese içinde bulunduğumuz İkibinyirmidört Yılının ilk iş günündeki Kapalıçarşı'daki döziz ücretlerini arz etmek isteriz:
Hemen belirteyim Yılbaşından itibaren tahakkuk ettirilecek lan asgari ücret her ne kadar bir ay sonra ceplerimize Sipâli olarak girmesine rağmen Biz Üç Muz olarak o günkü kurlar üzerinden değerini hesaplayalım:
Asgari ücretimiz içinde bulunduğumuz İkibinyirmidört yılında Onyedimilyarikimilyon olarak belirlendi ve gelecek yıla kadar dokunulmayacağı açıklandığını bilginize arz ederiz.
Paranın gerçek değeri her zaman Has Altın üzerinden hesaplanır, bu itibarla asgari ücretle Sekiz gram Yirmisekiz santigram (8.28) has altın alınabiliyordu o günü.
Ancak hâlkımız Amerika Birleşik Devletleri Dolarını üstün tuttuğu cihetle o günü Beşyüzyetmişbir Dolar Doksanyedi Sent (571.97) yapıyordu.
Hâlkımız sepetine Avrupa Ekomonik Topluluğu Eurosu da eklediği için onun da karşılığı Beşyüzyirmisekiz Euro Yetmişüç Sent (528.73) yapıyor.
Dünyanın en pahlı parası Kuveyt Dinarı'dır, oradan da hesaplarsak Yüzyetmişsekiz Dinar (178) yaptı mı?
Tüm fotbolseverler bilirler ki Uefa'nın ve Fifa'nın para birimi artıkım sadece İsviçre'de kalan Frank'tır, ona da uygularsak Dörtyüzseksenüç İsviçre Frangı (483) yapar.
Hadi bir de içimizdeki incilazları da memnun edelim, Dörtyüzkırksekiz İngiltere Sterlini (448) yaptı.
Amerika Doları : 17.002 ÷ 29.73 = 571.97 Avrupa Eurosu : 17.002 ÷ 32.65 = 528.73 İsviçre Frangı : 17.002 ÷ 35.20 = 483.00 İngiltere Sterlini : 17.002 ÷ 37.95 = 448.00 Kuveyt Dinarı : 17.002 ÷ 95.00 = 178.00 Has Altın : 17.002 ÷ 2.056,50 = 8.28
Yukarıdaki yazılı sayılardan kafanız bulanmasın diye bir de tablo ve matematik olarak anlattık.
İşbu sayıları aklınızda iyi tutun, çünkü yazının yayınlandığı gün yeniden karşımız çıkacak.
İmdı avdet eyleyelim Asgari Ücreti ceplerimize girdiği güne ve o günkü değerlerine:
Dolar olsa Beşyüzaltmış dolar Otuzsekiz sent (560.38), Euro olsa Beşyüzondokuz euro Altmışiki sent (519.62), Sterlin olsa Dörtyüzkırkbir sterlin Altmışbir şilin (441.61), Dinar olsa Yüzyyetmişyedi dinar Altmış kuruş (177.60) olarak değerinden düştü değil mi?
Ama merak etmeyin, altın alsanız Sekiz gram Yirmidokuz santigram (8.29) veya Frank üzerinden Dörtyüzseksenbeş frank Yedi santim (485.07) alabiliyorsunuz, yani Askari Ücret bu iki para birimine karşı değer kazanmış bir aylık zaman zarfında.
Amerika Doları : 17.002 ÷ 30.34 = 560.38 Avrupa Eurosu : 17.002 ÷ 32.72 = 519.62 İsviçre Frangı : 17.002 ÷ 35.05 = 485.07 İngiltere Sterlini : 17.002 ÷ 38.50 = 441.61 Kuveyt Dinarı : 17.002 ÷ 98.50 = 177.60 Has Altın : 17.002 ÷ 2.050,00 = 8.29
Artışlarla düşüşlerle bir dönemdi bunlar.
Gelelim günümüze, yani zurnanın artık zırtladığı yere.
Bugün aynı yerden aynı dövizciden çekilen işbu resm-i şerifteki ücret tabelâsında da görülmektedir ki Yeni Türk Lirası değerini kaybetmeğe devam etmekte ve alım gücü iyicenem düşmekte.
Asgari ücretin bugünkü değeri ahanda burada.
Eğer bugün Dolar alırsak Beşyüz dolar Otuzbeş sent (500.35)
Euro alırsak Dörtyüzelliüç euro Otuzsekiz sent (453.38)
Frank alsak Dörtyüzyirmialtı frank Onbir santim (426.11)
Amerika Doları : 17.002 ÷ 33.98 = 500.35 Avrupa Eurosu : 17.002 ÷ 37.50 = 453.38 İsviçre Frangı : 17.002 ÷ 39.90 = 426.11 İngiltere Sterlini : 17.002 ÷ 44.55 = 381.63 Kuveyt Dinarı : 17.002 ÷ 110.50 = 153.86 Has Altın : 17.002 ÷ 2.802,00 = 6.06
Ama işbu aldıklarımız Binde İki oranında vergiye tabi olduklarından vergiyi de üzerine eklememiz gerekiyor, bu da Asgari Ücretten zarar etmemize veya alacağımız miktardaki dövizden daha düşük miktarı alabilmemize sebep oluyor.
İmdı avdet edelim en güvenli liman olan Altına, Asgari Ücret ile bugün Altı gram Altı santim (6.06) Has Altın alabiliyoruz, yani bir Cümhûriyet Altını bile etmiyor Asgari Ücretin günümüzdeki gerçek değeri.
Farklarını da hesaplayalım:
Amerika Doları : 561.97 - 500.35 = 61.62
Avrupa Eurosu : 528.73 - 453.38 = 75.35
İsviçre Frangı : 483.00 - 426.11 = 56.89
İngiltere Sterlini : 448.00 - 381.63 = 66.37
Kuveyt Dinarı : 178.00 - 153.86 = 24.14
Has Altın : 8.28 - 6.06 = 2.22
Bu yılki Asgari Ücret uygulanmağa başladığı günden bu yana bugüne kadar eridiği değerden bahsettik, imdı Yılbaşı'daki döviz miktarlarını günümüzde alabilmek için kaç Türk Lirasıcık ödememiz gerektiğini de hesaplayalım:
Amerika Doları : 561.97 x 33.98 = 19.095,74
Avrupa Eurosu : 528.73 x 37.50 = 19.827,37
İsviçre Frangı : 483.00 x 39.90 = 19.271,70
İngiltere Sterlini : 448.00 x 44.55 = 19.958,40
Kuveyt Dinarı : 178.00 x 110.50 = 19.669,00
Has Altın : 8.28 x 2.802,00 = 23.200,56
Hesaplarımızı temaşa ettikten sonra Yeni Türk Lirası da sürekli değer kaybetmekte ve Eski Türk Lirasını yani Milyonların konuşulduğu dönemi aratmamakta, tabi günümüzdeki Türk Lirasının arkasına altı adet sıfır rakamını ekleyince İkibindört öncesi kullandığımız parayı bulacağız.
Son tablomuzda da eğer yukarıda saydığımız dövizlere yatırdığımızda aradaki ücret farklarını yazalım tam olsun.
Amerika Doları : 19.095,74 - 17.002 = 2.093,74
Avrupa Eurosu : 19.827,37 - 17.002 = 2.825,37
İsviçre Frangı : 19.271,70 - 17.002 = 2.269,70
İngiltere Sterlini : 19.958,40 - 17.002 = 2.956,40
Kuveyt Dinarı : 19.669,00 - 17.002 = 2.667,00
Has Altın : 23.200,56 - 17.002 = 6.198,56
Temaşa edilebildiği üzere Askeri Ücret olmayan Asgari Ücret olan her ay sonunda ceplerimize giren ücretten bugüne kadar yukarıda behsettiğim değerler kadar erimiş.
İşbu beyiti hepimiz hatırlarız, rahmetlinin kırk yıl önce söylediği beyitleri o günlerde de yaşıyorduk, günümüzde de yaşıyoruz.
Tek farkla, yirmi yıl önce paralarımızdan altı adet sıfır atıldı. O dönemde en büyük paramız olan Onbin Türk Lirası günümüzde oldu en küçük paramız olan Bir Yeni Türk Kuruşu.
O bir kuruş da günümüzde hiçbir geçerliliği olmayan ama hesapları dolduran ve ileriki zamanlarda Bir Türk Kuruşuluk Borç yüzünden başlarımızı belâya sokan bir varlık oldu.
Gerçekten dediğimiz gibi Aybaşı geldi çattı, Memur'da şafak attı. Nasıl geçeriz çarşıdan kasaba manava yakalanmadan?
Çünkü denizde yüzüyor boy boy odun ve evde ne şeker kaldı ne de un. Yakamozu yaslamış denize Dolunay, şinanay yavrum şinanay. Böyle giderse pahalılık vay vay vay, kafada ne tahta kalacak ne de yay.
Günün Şarkısı
Hiç sorulur mu? Tabi ki Şiki Şiki Baba, rahmetli Durmuş Çiğdem'in sesinden.
Aha da buraya videosunu da bıraktım anadın mı, isteyen dinlesin.
Gerçi son zamanlarda bu şarkının bir sürü kavırı yapıldı ama yapılan kavırların hepsi güzelim şarkının içine sıçmış.
Bugün günlerden çalışma haftası ortasındaki Çarşamba bu sefer de "Çarşafa Dolanmış Çarşamba" olmuş, sanırım dün gece birileri birilerine "Sallanan Salı" olduğunu bile bile "Bağzı Şeyhler" yapabilmeğe çalışmış.
İşbu mızrak tarafını kullanmağı becerebilen taraftaki şahıslar çuval tarafını kullanmakta olan birtakım şahısların çuvallarına ellerinde olan mızrakları sokmuşlar.
İşbu işlem o kadar başarılı olmuş ki bugün Yağmur'cuğumun canı çok sıkılarak Bardak'tan yeniden boşanmağa karar vermiş.
İmdı yeniden Şehr-İstanbul'a yağmur yağıyor, ortalığı da olasılıkla seller götürecek, trafik sıkışacak ve on dakikalık yolu altmış dakikada gidebilmeğe başlayacağız.
Allah'a zibilyonlarca defa şükür ki herkesin altında birer tomofili mevcut ve benzin sudan ucuz olduğundan arabalarımızın motorunu durdurmağa da ihtiyacımız bulunmamakta olduğunu belirtmemiz gerekmekte.
Şehr-İstanbul tarih boyunca her zaman kalabalık ve bunalımlı bir mıntıka olmuştur.
Çünkü tarih kendini bildiği günden beri her zaman kalabalıktır ve her zaman o kalabalığın getirdiği sorunlarla uğraşmıştır.
Bazı zamanlar Facebok'taki eski nostâlji sayfalarında bazı şahıslar eskinin güzelliğinden falan bahsediyorlar. Haksız sayılmazlar aslında ama her dönemin kendine ait sorunları da mevcuttur. Bunlardan bazıları kronikleşmiştir ve ne yapılırsa yapılsın kesin çözümü bulunmamaktadır.
Bu yazımızın konusu Şehr-İstanbul'un en önemli sorunu olan bir yerden bir yere gidememe sorunu yani günümüz lisanıyla trafik sorunu.
Geçenlerde bir yerden bir gazete haberi gözüme ilişti, ekte paylaşmağa karar verdi ben:
İstanbul Trafiği Düzelmez. Çünkü?
1. Yirmibeş kilometrelik yolu bir trafik polisi kontrol eder.
2. Yine bir trafik polisine ortalama beşyüzellibeş vasıta düşer.
3. Beşyüzaltmış otobüs ve troleybüsü yirmi memur idare eder.
4. Şehirde otopark yok denecek kadar azdır.
(Ümit Deniz'in Haberi)
Bu böyle gelmiştir ve böyle gidecektir.
İstanbul'un trafik sorununu şehrin içinde bulunduğu koşullarda bir düzene sokmanın mümkünü yoktur.
Trafik sorunu uzun yıllardan bu yana kentimiz için bir dert olmuştur, dert olmaktadır ve de dert olacaktır.
Trafiği bir düzene sokmanın mümkünü yoktur.
Çünkü : İstanbul'un şehir yollarında denetimle görevli her polise yirmibeş külometrelik bir yol düşmektedir.
Çünkü : İstanbul'da hâlen ikibin ahır ve üçbinüçyüzotuzyedi at arabası mevcuttur.
Çünkü: İstanbul'da Bizans zamanından beri kazma değmemiş ikibinbeşyüz kilometrelik bir yol şeridi vardır.
Çünkü : Koca kentte yeterli otopark yoktur.
Çünkü : Trafik polislerinin yarısından çoğu toplum polislerinden alınmışlardır ve trafik bilgileri yoktur.
Bu çünküler daha bir dolu şekilde çoğaltılabilir. Ama biz gelin şöyle yapalım ve Şehr-İstanbul'da bir yerden bir yere giderken tomofillerimize binmeyelim.
Belediye ve Özel Hâlk Otobüslerimiz bizlere yeter de artar bile. Yetmezse de Metrolarımız var Çağdaş Tramvaylarımız var ve Marmaray'ımız da var, yetmediyse Vapor ve Mopurlarımız da var.
Bir zamanlar çok yeni bir ürün olan ve belki de Ayfon'un en kâliteli ve sağlam Cep Telefonu olan Ayfon Dört çoktan tarihin tozlu sergenleri arasındaki yerini almak zorunda kaldı.
Ayfon o günden beri her yıl yeni bir model çıkarttı, her çıkarttığı yeni modele de üç yıl kullanma ömrü biçti. Çünkü sağlam ürün çıkartsa zaten bol olan Sipâlilerine daha fazla Sipâli katamayacaktı.
Bu yıl Ayfonlar büyüye büyüye onbeşinci nesile ulaştı.
Daha sadece bir yıl önce çıkarttığı Ayfon Ondört'ün pillerini daha çabuk bitirtecek güncellemesini de belki birkaç haftaya çıkartacak.
Tabi daha eski modellerinin de kullanım ömrünü bitirmeğe niyetli.
Yeni telefonu çıkartmaz ve eskisinin kullanım hükmünü sonlandırmazsa Para kazanamayacak.
Daha da ilgi çeken durum ise sıkı durun açıklıyorum:
Bu yeni çıkan Ayfon Onbeş telefonu almak için "Millette para yok" dedikleri hâlkın önemli bir bölümü şimdiden sıraya girmiş vaziyette.
Kısacası ben hâlkımızda para olmadığı geyiğine pek katılamayacağım.
Zaten hâlkta Sipâli olmasaydı bu kadar Tomofil yollarda olmazdı çünkü otomobiller su yakmıyor ve burası Dubai değil.
Dünya üzerinde bazı memleketler vardır her köşesinden asalet akar, insanından tutun serserisine kadar. Ancak yine aynı Dünya üzerinde bazı şahıslar vardır ki seyr-ü sefer nizamnamesinden bihaber vaziyette olduğu hâlde ehliyet sahibi olmağa muvaffakiyet göstermiştir.
Tıpkı alttaki resm-i şerifte açık olarak görülen ve Karayköy'den Eminönü yönüde seyrettiğini sanan 34 ST 652 plâkalı tomofilin sürücüsü gibi.
Efenim işbu resm-i şerif İkibinon Yılında Avrupa Birliği Kültür Başkentliği yapmış olan İstanbul'da, hem de İstanbul'un tam merkezinde olan Galata Köprüsü'nde çekilip kayıt altına alındı.
Belirgin şekilde de görüldüğü üzere medeni memleketlerde girmenin yasak olduğu Çağdaş Tramvay Yolu'nun ortasında mahsur kalmış görüntüsü altında Çağdaş Tramvay'ın geçmesini ve seferini yapabilmesini de engellemekte.
Belki her gün kâğıt üzerinde tomofil girmesinin yasak olduğu yoldan seyr-ü sefere açık olduğu günlerden daha fazla tomofil geçiyor ama onlardan biri olan 34 HL 7690 plâkalı olan hiç olmazsa daha bir usturuplu, en azından Çağdaş Tramvayı sollamağa çalışmıyor.
Biz olayımıza dönersek 34 ST 652 plâkalı otomobili vura vura kıra kıra Çağdaş Tramvayın yolundan çıkartmağı başarmışlar ama bu zaman zarfında seferler aksamış.
Alttaki videodan izleyebilirsiniz.
Asıl kabahat ise bizim İstanbul Belediyesinde, çünkü Çağdaş Tramvay'ın raylarını Cevizlibağ'dan Kabataş'a kadar yaya geçitleri ve kavşaklar hariç olmak üzere neden tomofil girmesini fiziken de engelleyecek şekilde değiştirmez?
Bu dediğim şekli Habipler Çağdaş Tramvayı hattında çok güzel ve başarılı bir şekilde yaptı, tüm güzergâh boyunca yani Mescit-i Selâm'dan Topkapı'ya kadar Çağdaş Tramvayın yoluna herhangi bir başka taşıtın Te hârfi bile giremiyor. Aynı düzen neden Bağcılar ile Kabataş arasındaki Çağdaş Tramvayın yolunda olmasın?
Eski zamanlarda Anadolu’nun tozlu yollarında otomobiller kamyonlar henüz bu kadar yaygın değilken atlar eşekler katırlar çekermiş milletin tüm yükünü.
Şimdilerde arabalar nasıl alınıp satılıyorsa o zamanlarda da bu hayvanlar alınıp satılırmış kasabaların muayyen yerlerinde. O pazarlarda alıcı ile satıcıyı birbirinden ayırmak oldukça kolaymış. Kim elinde ucu biraz sivriltilmiş kırkelli santimlik bir tahta kazıkla geziyorsa herkes bilirmiş ki o kendine eşek almağa niyetli bir alıcı.
Ancak kasabalarda kurulan hayvan pazarındaki hayvanlar şehirlerde kurulan amele pazarındaki amelelerden daha fazla bir itibar görürler.
Peki bu kazık ne için kullanılırmış?
Kendine eşek arayan kişi bir eşek ilgisini çekince hayvanın genel durumunu kontrol ettikten sonra elindeki kazığı eşeğin ağzına sokup kanırtarak eşeğin dişlerine bakarmış. Çünkü eşek bile olsan ağız ve diş sağlığı önemli azîzim.
Sizler de biliyorsunuz ki dişleri tastamam olan hayvanlar genel olarak sağlıklı hayvanlardır.
Şimdi gelelim hikâyenin bizi ilgilendiren kısmına. Eğer bir eşek çokca pazara çekilip satılmamışsa artık tecrübeli olduğu için birinin elinde kazıkla kendisine yaklaştığını görür görmez gülümser ve ona dişlerini gösterirmiş. Böylece ağzına o koca şeyin sokulup canının yanmasına mani olurmuş.
Teşbihte hata olmasın ama hayat da bazen elinde türlü kazıklarla gelir üzerimize. Bizi öldürmeyen her tecrübenin bizi daha güçlü kıldığı bilinciyle acının yaklaştığını hissettiğimiz an ona gülümseyebiliyorsak ne hayat ne de başkaları canımızı yakmağa cür'et edemeyecektir.
Arılar bazen münâsip buldukları yerde hiçbir engel tanımadan konaklayabilirler.
Bu resimdeki gibi bir sahne gördüğünde korkmayın, itfaiyeyi ya da sivil savunmayı aramayın, hareket etmeyin, öldürmeyin.
Onlar sadece seyahat eden arılar ve sadece yirmidört saat duracaklar. Onları rahatsız etmezseniz size zarar vermezler. Onlara yardım etmek istiyorsanız hafif bir tabak ya da hafif şekerli su tabakası koyun. Nasıl besleneceklerini enerjilerini güçlendireceklerini ve yollarına devam edeceklerini göreceksiniz.
Gezgin sürüsünü hepimiz korumalıyız çünkü onlar bizim hayatta kalma sigortamız. Onlar ölürse biz de ölürüz. Arılar olmadan tek bir insan bile dünyada kalmaz.
Madem kocaman şirket işleri bir yemek masasına ve bir dizüstü bilgisayara hâttâ bir cep telefonuna bile sığabiliyormuşsa neden dikmişiz onca plazayı?
Bir eşofman ve bir terlikle de geçebiliyorken hayat, gardıroplara ve giyinme odalarına ne gerek varmış?
İş toplantıları video konferansla, alışverişler sanal marketlerle, eğitim ise uzaktan yapılabiliyormuş da neden işe okula alışverişe yetişmek için onca trafik çilesini çekmişiz, niye tonla egzoz dumanını yutmuşuz?
Otomobilsiz de yaşanabilirken o kadar parayı neden garajlara kaldırımlara yığmış, yakıta vergiye bakıma onca masraf etmiş, trafik kazalarına savaşlardan daha çok kurban vermişiz?
Madem hayat bir göz odaya sığıyormuş da neden dünyayı talan etmişiz?
Madem "Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi"ymiş de neden hırslarımızın emrinde birbirimizin boğazına çökmüşüz?
Meğer sırtımızda atılacak ne çok safra taşırmışız da haberimiz yokmuş.
İçinden araba geçecek kadar büyük petrol borularına değil, bir makinenin hava pompaladığı küçücük plastik boruya muhtaçmışız oysa.
Araba taşıyan ilk vaporun Boğaz'da yüzdürüldüğünü hepimiz tarafından mâlumdur. Adını bizzat Namık Kemâl'in koyduğu ve kolaylık anlamına gelen "Suhûlet" adlı Şirket-i Hayriye'nin 27 baca numaralı vaporu 1872 yılında dünya denizcilik tarihinin araba taşıyan ilk vaporu olmuştur.
Bir zaman sonra bir adet de 28 baca numarasıyla iki kıyıyı birleştiren anlamına gelen "Sâhilbend" adlı bir kardeşini inşa etmiştik. Bunlara rağmen İstanbul Boğazı'nda karşıdan karşıya vapursuz olarak denizden geçen bir araba da vardır.
Bu anlattığım Bir Nisan Şakası değildir.
Bindokuzyüzaltmışbeş yılının Temmuz ayında tişörtü ve şortu ile sürdüğü mavi arabanın direksiyonunu Yeniköy sahilinden Boğaz'a doğru kıran Yeşilçam'ımızın dört yapaklı yoncasından Hülya Koçyiğit görenlere hayretle karışık bir korku yaşattı. Arabanın sulara gömülmesini bekleyen hâlk arabanın arkasından bıraktığı köpüklere şaşkınlık içinde baka kaldı.
Fotoğraflarını Erol Dernek'in çektiği bu olay Yirmidört Temmuz tarihli Ses dergisine kapak olur. Dört tekerleği ve iki pervanesi olan "Amphicar Own" marka arabanın o yıllarda ülkemizde satış fiyatı Altmışbin Eski Türk Lirasıcık olsa da gemileri karadan yürütmekle övünen bir milletten fazlama ilgi görmemiştir.
Yaya geçitleri hepimizce mâlum olduğu üzere karayollarında geçiş üstünlüğünün yayalara ait olduğu bölümün adıdır.
Ancak buna rağmen sürücüler tarafından işbu kurala özellikle Türkiye Cümhûriyeti'nde genellikle riayet edilmez. Aksine bir tomofil veya şehirli diliyle otomobil sürücüsü yaya geçitlerine yaklaşınca daha da bir sür'at yapar.
Bütün bunlara rağmen trafik lâmbaları olmayan yaya geçitlerinde yavaşlayan ve gerektiğinde yol da veren sürücüleri tenzih ederim.
Ancak yaya geçitlerinde yayaların geçiş üstünlüğü artık kanunun maddesine eklenmesine rağmen yayaların da uyması gereken kuralların mevcut olduğunu, taşıt yoluna girerken trafiğin norminâl olarak sağdan sağlandığı ülkelerde önce sola sonra sağa sonra tekrar sola, trafiğin yolun ters tarafı olan soldan sağlandığı ülkelerde önce sağa sonra sola sonra tekrar sağa iyice ve dikkâtlice bakılması, eğer yaya geçidi lâmbalıysa yayalara yeşil ışık yanmasının beklenmesi, trafik lâmbası yoksa gelen taşıtın durabilecek ve yol verebilecek bir mesafede olması hâlinde yolun karşısına geçebileceğimiz hususunun her an aklımızda bulunması gerekmektedir. Aksi takdirde eziliriz ve ölsek belki kurtuluruz ama sakat olarak yaşamaya devam etmek de mukadderatımızda vardır. Umarım ne demek istediğim anlaşılmıştır.
İçinde henüz bulunduğumuz İkibinondokuz yılını bizim İçişleri Bakanlığı "Öncelik Hayatın Öncelik Yayanın" sloganının altında "Yaya Öncelikli Trafik Yılı" ilân etmişti.
İşbu çerçevede bugün Türkiye'nin bütün vilâyetlerinde "Yaya Güvenliğinin Nöbetçisiyiz" başlıklı bir kampanya başlatılacak.
Bugün saatler Onüç'ü gösterdiğinde iki saat boyunca Türkiye Cümhûriyeti'ndeki bütün il ve ilçelerde bulunan toplam yirmibin adet yaya geçidinde yaklaşık ikiyüzbin polis ve jandarma görevlisi "Yaya Nöbeti" tutacak.