Bu Blogda Ara

Sayfalar

31 Aralık 2014 Çarşamba

2014

Gel bakalım İkibinondört!
Seninle biraz lâflayalım şöyle ...
Ben soracağım, sen de cevaplayacaksın!

Ben senden sadece tek bir şey istemiştim. Ne demiştim hatırlıyor musun?

Senden yeni hiçbir şey istemiyorum, sadece sevdiklerimi benden alma yeter.

Oysa sen ne yaptın? Cevap veremiyorsun değil mi?
Senin yerine ben söyleyeyim:

En yakın arkadaşımı benden koparttın!

Onun için şimdi siktir git, bir daha da gözüme görünme!
Şunun şurasında zaten sadece iki saatin kaldı, ondan sonra sen istesen de var olamayacaksın.
Takviminin bütün yaprakları koparıldı, sen bittin artık!
Gözümde pul kadar bile değerin yok.

Pul bile senden daha değerli, en azından bir mektubu yerine ulaştırmak konusunda işe yarıyor.
Ya sen ne işe yaradın?

Cevap ver bana İkibinondört!
...

21 Kasım 2014 Cuma

Soğuk Geldi

Hemen hemen bu aralar beklemiyorduk ama zamansız geldi bu yıl sanki.
Daha kış gün dönümü gelmedi, koskocaman bir ay var ama çok acele etmedi dersem koskocaman yalan söylemiş olurum ve ben yalancı değilim aynen ibne olmadığım gibi.
Artıkım dışarıya çıkarken termâl atletsiz çıkmamak gerekiyor, yoksa üşütürüz.

13 Kasım 2014 Perşembe

İstanbul İçin Bıcı Bıcı Taym

Biraz önce on günden beri bizi yalnız bırakmaktan hiç çekinmeyen güneş gidip yerine sağanak yağmuru gönderdi.


Evet belki hava aydınlık ama güneşin olmaması ısınmamıza ve gün ışığından daha fazla yararlanmamızı sağlayacak mekanizmamız yok.


Kasvet sürekli üstümüzde, ne yapalım ki kış geldi sayılır, her ne kadar gün dönümüne bir aydan fazla zaman olmasına rağmen.


Artık yağmur yerine bıcıbıcı demek daha doğru, çünkü on gündür kanlı güneşten toza bulanmıştı İstanbul.


Müsadenizle biraz yıkansın.
Gerçi her ne kadar İstanbul'un pislikleri yağmurla temizlenmez ama benimkisi de bir umut işte.

İkarus : Bir İstanbul Klâsiği

Hayatta bazı nesne-i şerifler mevcuddur, lâkin bazı zamanlar zarfında gereken önemlerinin haklarını ve itibarlarını koruyamadığımız ama zamanı geçip de kendileri namevcud olduklarında değerlerini anladığımız.
Onlarla çok yakınızdır aslında ama önemsemeyiz çoğu zaman. Haksız da sayılmayız, çünkü telefon ve bilgisayar çağında yaşıyoruz, artık herkesin telefonu var ve herkes de maşallah sabahlara kadar What's Up'ta sürekli onlin, yani çevrimiçi.


Bunların olmadığı bir dünyada yaşamasını şimdiki nesil hayal bile edemez kesin.
Ama bunların haricinde bazı başka şeyler de var, adları defter kâlem sandalye masa metro ve otobüs gibi.
Bu yazımızın konusu ise otobüs, ama bahsedeceğimiz otobüs bir Türkiye ve İstanbul gerçeği olan İkarus.


Size öncelikle genel açıdan bahsedeyim.
Her ne kadar herkes bu araçları kötülüyor da olsa özellikle 1979 yılına kadar yaşanmış olan ulaşımdaki sıkıntı yüzünden İstanbul (o zaman Büyükşehir değildi) Belediye Reisi Aytekin Kotil zamanında Macaristan'ın İkarus firmasından 390 adet solo, 160 adet de körüklü otobüs satın alınmasına karar verildi.
Ama bu otobüslerin 50 körüklü ve 35 solosunun Ankara Elektrik Gaz Otobüs İdaresi'ne, 50 solonun da Adana Belediyesi'ne zamanın bakanlar kurulu kararı yüzünden gönderildi.
Bir yıl sonra da körüklü ve dört kapılı modellerinden 80 adet daha alınmasına ve açığın bu yolla kapatılmasına karar verildi.


İlk olarak 8 Ekim 1979 günü 30 adet körüklü geldi İstanbul'a.
Hemen 1600 - 1629 arasında numaralandırılıp servise verildiler.
O günden sonra da İkarus maceralarımız başlamıştı.


O zamanlar yeni alınan bu körüklü araçlar uzun oldukları kadar İett'nin toplu alımla sahip olduğu ilk üç kapılı araçlardı. Ön vagonda iki, arka vagonun arkasında da bir kapısı vardı. Altı ay içinde bu 110 adet körüklüler filoya dahil edilip 1600 - 1709 arası numaralandırıldılar.


Daha sonra bakanlar kurulu bir jest yapıp aldığı otobüslerin yerine 80 adet yenilerini körüklü olarak iade etti, bunlar da 1980 yılının sonlarında dört kapılı olarak filoya katıldılar ve 1710 - 1789 arasında numaralandırıldılar.
Sonradan bu dört kapılılar Anadolu Yakasına bağlandılar.


Sololar ise 1901 - 2205 arasında numaralandırıldılar.
Bu gelen İkarus 260 Solo ve 280 Körüklü otobüslerin tamamı günümüzde Cevahir Alış Veriş Merkezinin bulunduğu alan olan Şişli ve Levend Dördüncü Kısımın arkasındaki arazide bulunan Levend Garajlarına bağlıydılar. Anadolu Yakasında da çalışan körüklüler her sabah ve akşamları Boğaziçi Köprüsünü geçerdi.
Daha sonraları 2101 - 2205 arasındakiler Anadolu Yakasına aktarıldılar.


Bu otobüslerin ön kapılarında da "Duracak" düğmesi vardı ve üstelik de çalışırdı. Bazı yolcular inmek için bu düğmeye de basarlardı. Tabi şoför de sürekli basan yolcuları azarlardı.
"Basmasana kardeşim o düğmeye, ön kapıdan inilmez, orta kapıya ilerle."
Yolcular da buna cevap verirlerdi:
"Madem inilmiyor ne bok yemeye koydunuz bu düğmeyi buraya?"
Bir zaman sonra ön kapılardaki bu düğmeler kabloları sökülerek iptâl edildiler.


Körüklüler sololardan önce geldiler ve ilk olarak 34 (Beşiktaş - Edirnekapı) hattında çalışmaya başladılar.
Herkes de yeni oldukları için körüklüye binmek isterdi. Genelde en arkada durulur ve dönemeçlerden dönerken arka koltuktan ön dış cephesine bakılırdı şoförü görmek için.
Ayrıca kapalı körük kısmında bulunan yarımay gibi metâllere oturup da seyahât etmek de vardı modada.
Özellikle keskin dönemeçlerde bir tarafın olabildiğince açılması ve diğer tarafın da sıkışması seyretmek çok ilginç gelmişti.
İlk acemi yolcular körüklülerin olağanüstü manevra yeteneklerini pek özümseyemediklerinden orta bağlantı yerlerindeki yuvarlağın üzerinde giderlerken sağa sola savrulurlar veya birbirlerinin üzerlerine kapaklanırlardı.


Körüklülerin geldikleri ilk yıllarda İett şoförlerinin kalabalıkta otobüsün ön tarafında yığılıp kalan ve ta o zamanlardan günümüze kadar gelen alışkanlık olan arkaya ilerlemeyen yolculara hitaben yarı alaylı olarak söylediği "Beyler bu otobüsün arka vagonu da -Ortaköy'e- gider, lütfen arkalara doğru ilerleyelim" sözü en güzel buluştu, bu lâfı hangi şoför bulduysa helâl olsun.


İşin en ilginç tarafı da o güne kadar körüklü otobüs görmemiş saf yolcuların yakınlarının kandırmaları yüzünden son durağa gelip indiklerinde otobüsü uzun uzun seyrettikleri olurdu.
Hani araç körüklü ya, bakalım son durakta boşalınca otobüs körük kısmından çekip kısalacak mı?


Ama bir gerçek vardı ki bu araçlar biraz çürüktü, sürekli yollarda arıza yaparlardı ne yazık ki =(((
Ben bile çocukken Sarıyer'e giderken zaten otobüs çok seyrek gelirdi Eminönü'ye ve yolda hep arıza yapardı.
İşin tuhafı arıza yapan otobüs de sürekli aynı otobüs olurdu, 1615 numaralı. Tesadüf mü?

6 Kasım 2014 Perşembe

Kalabalık

Dünya üzerinde en kalabalık yer sanırım İstanbul değil. Özellikle de aşağıdaki resimlerde kalabalık modelleri gördükçe insan daha bir değer anlıyor.
Biz burada kalabalıktan yakınaduralım, heriflerdeki kalabalıklık bizim buraya rahmet okutuyor.


Burası İstanbul Metrobüs hattında bir yer.
Her gün ve her saat yolcusu mutlaka var dersiniz değil mi?
Ama kazın ayağı hiç de öyle değil, özellikle de biraz sonra göreceğiniz resimlerden sonra.
Bu arada size malûmat-ı nüfûsiye hakkında yazmam da gerek.
İstanbul'un nüfûsu 14.160.467 (ondörtmilyonyüzaltmışbindörtyüzaltmışyedi) kişi.


Bu gördüğünüz bizim Tren Dö Banli'lerden biri değil, Hindistan topraklarında Bombay'dan bir görüntü.
Bizim kadarmış kalabalıklığı, işte 2011'deki sonuç: 12.655.220 (onikimilyonaltıyüzellibeşbinikiyüzyirmi)


Baksanıza nasıl üstüste binmişler.
Bitti mi? Bitmedi.


Burası da Endonezya topraklarından Cakarta, bakın ne biçim asılmışlar Devletin Trenlerine ...
Bunu bizim burada yapsalar kesin düşerlerdi ama orada düşmüyorlar nedense.
Herhâlde Öküz'e taptıkları içindir.


Ama Cakarta nüfûsu hiç de bizim kadar değilmiş: 9.988.329 (dokuzmilyondokuzyüzseksensekizbinüçyüzyirmidokuz)


Asya'yı yazdık, biraz da Amerika'ya gidelim, burası Brezilya, Sao Paolo Metrosu.
Görevliler trenin kapasitesini aşmasın diye ancak mevcut trenin hareketinden sonra istasyondaki diğer yolcuların trene binmelerine müsade edecek.


Bu kalabalığı görüp de bizim Metrobüsümüze bok atmayın derim, netekim Sao Paolo da bizim kadar kalabalık değilmiş: 11.895.893 (Onbirmilyonsekizyüzdoksanbeşbinsekizyüzdoksanüç)


Ve artık Metroya binmenin taciz etmekle eş anlamlı hâle geldiği Tokyo'dayız, ki Tokyo Japonya'dadır, hani bilmeyenler için söyleyeyim.
Alttaki resme bakarsanız görevlilerin trene halkın sığabilmesi için kapılardan itiyorlar. Tabi bu itme sıkma sırasında götlerine parmak yiyen kadınların varlıkları da cabası.


Hemen yeri geldi, Tokyo'nun nüfûsu ise 9.071.577 (dokuzmilyonyetmişbirbinbeşyüzyetmişyedi) kişiymiş. Çok tenha değil mi?


Artık sıra geldi ki size otobüse nasıl biniliri göstermemin zamanına. Burası Pekin, Çin'de bu, korkmayın İstanbul veya Ankara değil. Zaten Ankara'nın otobüsleri de sarı değil, mavi.
Artıkım kapılar yetmemiş, millet pencerelerden biniyor otobüse. Acaba Pekinkart'larını bastırıyorlar mıdır elden ele?


Bizim Metrobüs'lere rahmet okutan bir görüntü, bu karambolde her türlü taciz olur, hâttâ daha da ileri giderlerse çocuk da olur. Tabi çocuk vergisini ödeyebilecekler için geçerli bu, çünkü Çin Halk Cumhuriyetinde çiftlerin ikinci çocuğa sahip olabilmeleri için vergi alınıyor, üçüncü çocuk yapmak ise yasak.
Tabi bu görüntünün nüfûsa oranı ise daha belirgin: 21.150.000 (yirmibirmilşyonyüzellibin) kişi.


İşte kalabalıklıkta sınır tanımayan halk bakın trene ne biçim yerleşmiş?
Burası Bangladeş, dünya üzerinde görüp görebileceğiniz en kalabalık trenler burada.


Bu da Delhi, otobüsün önüne bile sürülüş güvenliğini hiçe sayanlar asılmışlar işlerine gitmeye çalışıyorlar.


Yine Hindistan'da başka bir otobüs, artıkım öyle bir asılmışlar ki bizim eski Bussing UD47'lere biz haksızlık etmişiz gibime geliyor, malûm-u aliniz ki kamyon şasisiydiler eskiden otobüs hâline dönüştürülmeden önce. Hâlbuki bir tanesini sağlam bıraksaydık milletin asılması için ara sıra sefere de çıkartabilirdik.


Hâttâ Güney Afrika'da bile, eğer bu tren bize doğru geliyorsa büyük felâket, çünkü makinist önünü göremez bu kalabalıkta.


Pekin Belediye otobüslerinde size çocuk olur demiştim ya biraz önce, baksanıza nasıl da milletin tenâsül uzuvları nasıl önlerindekinin götlerine değmekte olduğunu bir de gündüz gözüyle çekilmiş bir resimde görün.


Yanlış anlamayın, burada porno veya erotik film çevrilmiyor, sadece akşam işten eve dönen insanlar görevlilerin yardımlarıyla (!) metroya binmeye çalışıyorlar, resim Çin'den.


Bu tren Hindistan'da Banliyö değil Anahat Treni.
Geçenlerde ulaştırma bakanı hızlı tren için ödenek istemiş, meclis red etmiş. Etmekte de haklı, onaylasaydı kesin facia çıkardı.


Yine Hindistan'ın bir yerinden Banliyö Treni, burada da katenerlerdeki elektrik çarpmalarını hiçe sayıp hayatlarından bile vaz geçmiş insanlar kim bilir nerelere gidiyorlar?
Meraklısına not: O treni yürütebilmek için 28.000 (yirmisekizbin) voltluk elektrik gerekir ve Allah korusun insana değerse sadece değen insan değil bütün tren yanar ve küle döner.
Ama öküze tapanlar bilmezler bunu.


İşte bir tren manzarası daha, bu harbi süper ötesi oldu. En az onbin kişi yoksa bu resimde ben ne olayım?


Hindistan'da trene binmek G.Ö.T. ister. (Güven, Özveri, Tecrübe)
Bir de bakan hızlı tren istemiş ...


Bu tren hızlı tren olsaydı ne olurdu?


İşte yıllarca tartışılan resim, bu İkarus 280 ise Küba'da. Kalabalığın derecesini siz tahmin ediniz.
Sonuç olarak dünyadaki kalabalıklık örneklerini gördükten sonra biz hâlimize her gün ve her saat şükredelim ki henüz tehnayız, ya bir de kalabalık olsaymışız hâlimiz nice olurdu?

3 Kasım 2014 Pazartesi

90-60-90

Moda dünyası şişmanlığı fazlama kabûl etmez.
O yüzden kadınları genelde göğüs doksan, bel altmış, kalça doksan santimetre çevreli olarak saymakta.
İdeal kadın ölçüleri olarak özellikle 1990'dan itibaren sürekli 90 - 60 - 90 olarak yazılmakta.
Gelgelelim gerçekten 90 - 60 - 90 olan kadın var mı dünyada?


Yaygın olan inanca göre dolgun göğüslü, ince belli, çıkık kalçalı kadınlar soba borusu gibi olan kadınlara nazaran daha doğurgan.

İngiltere'de kadınların belleri ile kalçaları arasındaki oran yüzelli yıl öncesine oranla 0.7'den 0.8'e çıkmıştır.
Kadınların bel çevresi 88, erkeklerin de 102 santimetreyi geçmemesi gereklidir.


Eski Yunan Tanrıçalarının heykelleri yapılırken kullanılan ölçüler 90 - 60 - 90 olup güzellik abidesinin koordinatlarıdır.
Kadınlarda ince bel zarafet ve güzelliğin en önemli koşullarından biri olarak kabûl edilir. Hâttâ 90 - 60 - 90 slogan hâline bile gelmiştir.


Tarihte kadınların ince belli görünme çabalarının en yoğun olduğu zamanlar ondokuzuncu yüzyılın ortalarına denk geliyor. O dönemde korse kullanımı her ne kadar yaygın da olsa 60 santim bel kalınlığı idealden uzaktı.


1920'li yıllarda kadınlar belleri ince görünmesi için korse takmaya başlamışlardır. Hâttâ sütyenlerin olmazsa olmaz tamamlayıcılarıdır korseler.
Fakat 1950'lerden sonra moda kavramı ve ideal kadın görüntüsü değişmeye başladı.
Bu tarihe kadar dolgun göğüs, ince bel, estetik kalça ve ince bacaklar kesinlikle eleştirilir ve hiç yaklaşamazdı bile güzellik sınırlarına.


Günümüzde ise ölçüler 100 - 70 - 105 olarak değiştirildi, çünkü hızlı yemek salonlarının sağladıkları dengesiz beslenme alışkanlıkları insanları şişkolaştırmakta.


Gelgelelim bir önemli konu daha var:
Kadınlarda göğüs büyüklüklerinden daha önemli bir şey varsa o da bel ve kalça orantısıdır.
İstediğin kadar dolgun göğüslerin olsun, eğer düz bir bel ve dar bir kalçan varsa orantısızsın demektir.

Pastırma Yazı

Geçen hafta sonu saatlar birer saat geri alındılar ya artıkım hepimizin malûm olması gereken şekilde gün ışıklarından ve güneşten günde birer saat daha az yararlanabilmeye başlayacağız.
Ama güneş bize biraz kıyak geçmek istemiş sanırım, onun için son biraz görüneyim istemiş.


Hani ilkbahar gelmeden bir yalancı bahar olur ya, bu da onun gibi bir şey.
Kışa girmeden önce son bir kez eski günlerin anılarına dalmak isteyenler için tam biçilmiş kaftan.
Çünkü hava güneşlidir ve gerçek yaz kadar sıcak olmasa dahi günler güneşle birlikte geçerler.


Gündüzler güneşli olmasına rağmen hava genelde puslu olur, üstelik de hafif bir soğuk meltem esintisi de eşlik eder bu güneşe.
Geceleri ise genelde serin geçer ve yağmur yağmamasına rağmen don görülebilir.
Çünkü kutuplardan gelen alçak bir soğuk hava kütlesinin hareketsizleşerek sıcak bir yüksek basınç merkezi oluşturması sonucu ortaya çıkar.


En önemli özelliği istikrarlı bir katmanlaşma yaratan önemli sıcaklık değişimleridir.
Sonuçta havanın dikey hareketi engellenir ve alçaklarda oluşan duman ve toz havanın buzlu olmasına yol açar.


Pastırma Yazı deyimi de "Hâlis Kayseri Altını" olan Pastırmanın hazırlandığı dönem olmasından dolayıdır.
Gece ve gündüz arasındaki sıcaklığın birbirinden fazlama farklı olmaması ve genelde sıcağa yakın olması sayesinde pastırma en güzel bu dönemde kurutulur.
Yaz sıcağında pastırma kurutulmaya kalkılırsa tuhaf bir şey çıkar meydana.

29 Ekim 2014 Çarşamba

Cumhuriyet Doksanbir Yaşında

Öncelikle şunu belirtmem gerek, eğer hayatınızda Mustafa Kemâl Atatürk gibi bir önderiniz varsa sizin hayatınızda masallara ihtiyacınız yoktur.


Bugün eğer bu coğrafyada huzur içinde yaşayabiliyorsak bunu Cumhuriyet sayesinde borçluyuz.


Bugün siz rahatça gezebiliyorsunuz ama o topraklar kolay kurtarılmadı.
Netekim Mehmet Akif Ersoy her ne kadar cephede şahsen bulunmadıysa dahi dizelerinde bunu hep anlatır.
Merak edenler alttaki resme dikkâtli baksınlar.


Ne olursa olsun bu vatan asla ve asla sahipsiz değildir.
Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun!


Bakın Google bile kutluyor =))))