Bu Blogda Ara

İkarus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İkarus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2024

Morcivert İkanur

Bunca zamandan beridir İkanur alâmet-i farikalı birçok otobüsü hem canlı hem de resm-i şeriflerde ziyadesiyle gördük ama Morcivert olanını ilk defa görüyoruz.
Belki işbu resm-i şerif uzun yıllardan beridir dolaşımda ama görür görmez siz sevgili okuyucularımızın ve meraklılarımızın da bileklerinin hakkıyla temaşa eylemeleri için paylaşmağa karar verdik.


İşin güzel tarafı Biz Üç Muz olarak İkarus otobüslerimize Kırmızıdan başka rengi münâsip göremezken adamlar Mor gibi çok daha güzel rengi daha güzel uydurmuşlar, esasında Pembe ve Bordo ile birlikte size Morcivert olmuş.
Bu arada Mor rengi şahsi olarak çok severim, bunu da belirteyim.
Bir de keşke bizler de böyle büyük pencerelilerden alsaymışız, bizdeki küçücük pencereli olanlar tavuk kümesine benziyormuş.

01 Ağustos 2024

Oradan Buradan Birazcık İstanbul

Bağzı zamanlar Şehr-İstanbul'un geçmişinde kalmış resimlerinden paylaşmak siz okuyucu kitlesini bilmeyiz ama Biz Üç Muz'un ziyadesiyle hoşuna gitmek var.


Bugün gezebilmek için dün ve önceki gün oldukça zor bir "Temizlik Günü" ifa eyledik Homelerimizde ki bütün akşam pestillerimiz vücûdlarımızdan dışarı çıktı.


Yolculuk sırasında giyeceğimiz kıyafetlerimizi Arçelik Merdahaneli Çamaşır Makinasıyla yıkadık, tabi banyoda başlayan yıkama işlemi salonda sona erdi çünkü makinemiz yıkarken Homumuzun içinde bolcanam geziyor.
Eklemeden geçemeyeceğim ki merdahanelinin yıkadığı efsahane çamaşırları günümüzün en gelişmiş öamaşır majinesi arsla merdahaneli kadar yıkayamaz.



Tabi yıkamadan önce bazı küçük söküklerimizi "Her Genç Kızın Rüyası Zetina Dikiş Makinası"mızla dikmeği isterdik ama mâlesef dikiş mâkinemizin markası Zetina değil Ayyıldız markalı ve tabi ji Türk malı.
Ne de olsa Biz Üç Muz'un okula gittiği zamanlarda "Tutum Yatırım Ve Türk Malları Haftası"nı canlı ve ilikleimize kadar yaşamış bir nesiliz, yeni nesil gibi "Embesil Nesil" değiliz çok şükür.
Yerli Malı Yurdumun Malı Herkes Onu Kullanmalı.


Bu kadar dikiş ve çamaşır tantanasından sonra ıslanan yerlerimizi "Simtel Süper Islak Kuru" Elektrik Süpürgesiyle temizleyebilmeğe muvaffak olduk.


Sabah olunca da yataklarımızdan kalktık ve Devletimin Tekerlekleri Bedavaya Dönmeyen Elektrikli Banliyö Treninin durduğu bir istasyona doğru Homemizden çıktık.


İstasyona gelince her dürüst Türk vatandaşının yaptığı gibi kişeden biletlerimizi alıp yolculuk ücretini ödeyerek başka dürüst vatandaşların haklarına tecâvüz etmeden Biz Üç Muz'u Şehr-İstanbul'a götürecek olan bir sonraki Devletimin Tekerlekleri Bedavaya Dönmeyen Elektrikli Banliyö Trenimizi beklemeğe başladık.


Neyse ki tekerlekleri bedavaya dönmeyen Devletimin Elektrikli Treni hem diğer yolcuları hem de Biz Üç Muz'u fazlama bekletmeden geliverdi, ne kadar güzel ki hemen bineceğiz ve çabucak Şehr-İstanbul'da olacağız.


Netekim birkaç dakika sonra Biz Üç Muz'u taşıyan Elektrikli Tren çatır çutur Şehr-İstanbul'un Yedikule tarafındaki surlarından içeri giriyor ve Yedikule'deki istasyonda duruyor.


Daha sonra Kumkapu'da bir başka tren karşımıza çıkıyor, özgün kırmızı renkli tombul yanaklı elma dudaklısından hem de.


Ancak güzergâhtaki istasyonlarda beklemelerinden olacak ki Biz Üç Muz arslinda Devletimin Tekerlekleri Bedavaya Dönmeyen Elektrikli Banliyö Treninden bir an önce inerek Eyyam-ı Bahur günlerinde kendimizi bir Şehir Hatları Vaporuna bindirmeğe can atıyoruz.


Tabi bu esnada Devletimin Tekerlekleri Bedavaya Dönmeyen Elektrikli Banliyö Treninden inince İstanbul Garının çıkış kapusundan çıkarken bilet toplayıcılara biletimizi vermezsek kallâvi bir ceza ödemek zorunluluğumuz olduğu cihetle dürüst yolcu olduğumuzu ispat edebilmeğe çalışıyoruz.


İstasyonun çıkışında biletlerimizi ibraz edip sokağa çıktığımızda karşımıza deneme maksatlı filo kodu olmayan bir adet 34 G 060 plâkalı İkarus Z80 modeli körüklü otobüs çıkıyor ama son durağı Eminönü olduğu için binmiyoruz tabi ki, çünkü bir durak için bir bilet feda edilmez, otobüs binildi miydi şöyle en az Üçbin Metre yol gidilmeli ki attığımız taş ürküttüğümüz kurbağaya değsin denilir.


Biz ise Tcdd'nin en yaşlı lokomotifi olan son zamanlarını Adana'da geçiren 1871 model Karaaslan lâkaplı Krupp markalı lokomotifin önünde Vaporumuzun hareket saatine kadar zaman geçirebilmeğe çalışıyoruz.


Bu belge de İstanbul Garının simgeleşmiş lokomotifinin emeklilik haberi ve pilâketi olmak var, çünkü zamanında Hürriyet gazetesine çıkmış.


Bizim bugünkü gezimizin payına Şirket-i Hayriye'den kalma 59 numaralı Kamer vaporumuz düştü, bakalım nerelere gideceğiz ve nelerle karşılaşacağız?
Tabi aynen Devletimin Tekerlekleri Bedavaya Dönmeyen Elektrikli Banliyö Trenlerimizde olduğu gibi Devletimin Pervahaneleri Bedavaya Dönmeyen Vaporlarına da binebilmek için Bilet adı verilen bir karton parçasını ücretini ödeyerek dürüst vatandaşlar gibi biniyoruz.


İlk olarak vaporumuz Beşiktaş iskelesine geliyor, orada da Şirket-i Hayriye'nin 52 baca numaralı Şihap vaporu iskelenin yan tarafında beklemeteydi.


Biz hareket ettikten sonra Şirket-i Hayriye'den Akay'a geçerken 69 numarasını kaybeden ve Hüseyin Haki olan ism-i şerifi Göztepe olarak değişen ve geri geldiğinde en azından kurtarabilmesini istediğimiz ama Şirket-i Hayriye'nin fiilen mevcut olmadığı cihetle Türkiye Denizcilik İşletmelerinin yeni vaporlara numara vermemesi yüzünden geri de alamayan Göztepe vaporumuz yanaşıverdi.


Sıradaki iskelemiz olan Ortaköy'e geldiğimizde Şirket-i Hayriye'den son seferde kalan 68 baca numaralı efsahanevi Güzelhisar vaporumuz yanaşmış ve sefer saatini bekliyordu.
Güzelhisar'ın hayatı ne yazık ki çok acı şekilde bitmiştir, ıskat olduktan sonra yıllar boyunca müze mi gezi mi yoksa çay bahçesi mi yapmalı diye tartışmalar çok uzamıştı, sonunda Koç Müzesi aldı, Tuzla'daki tershanesine götürdü, ama orada sadece "Otuzbeşmlyar Türk Lirasıcık" gibi komik bir paraya hurdacılara satıldı.


İşin ilgi çekici tarafı ise Güzelhisar vaporumuz Lloyd ve Marine Traffic kayıtlarında hâlâ mevcut görünmektedir.
Buradaki resm-i şerif bir parentezdi, bir gün anlatırız konuyu.


Sıradaki iskelemiz olan Arnavutköy'e gelince bu sefer Şirket-i Hayriye'nin 64 baca numaralı Küçüksu vaporumuz iskelede sefer saatini bekliyordu.
Bahsedilen zaman Boğaz hattında seferlerin azaltılmağa başlandığı yıllar, gerçi hâlâ Vapor gidip geliyor ama o ilk şatafatlı yıllar gerilerde kalmağa başlamış.
Sırf bu yüzden her bir iskelede başkaca bir vapor seferinin saatini bekliyordu.


Ancak bir sonraki iskelemiz olan Bebek'e geldiğimizde vaziyet-i umumiye biraz değişiklik gösterdi çünkü boştu.
Bizim içinde bulunduğumuz Vaporumuz buradan sonra Anadolu Yakasına geçecek.


Eski norminâl şerait olsaydı Biz Üç Muz'un bu gördüğünüz yer olan Anadolu Hisarı'da inmemiz gerekmekteydi, çünkü Boğaz tarafında Anadolu Hisarı bir Kıt'a'ydı  bir zamanlar, yani vaporla Galata Köprüsü ve Beşiktaş ve Üsküdar'dan binildiğinde Rumeli Hisarı ve Anadolu Hisarı sonrasındaki skelelere gidebilmek için Yirmibeş Kuruş daha lâzımdı.
Bu sefer şartlar değişti, Kıt'a'yı Kanlıca ve Emirgân'a taşıdılar.


Kanlıca'ya geldiğimizde iskelede Şirket-i Hayriye'nin 63 baca numaralı Sütlüce vaporumuz vardı ama biz geldiğimizde Beykoz yönüne doğru hareket etti gitti.


Bizler ise bir cemâatle hiçbir ilgisi olmayan Tarihi İsmail Ağa Kahvesi'nde Üç Muz olarak Mahâlle-i Kanlıca'nın bir zamanlar gerçekten meşhur ve Lezzoni olan Yoğurdunu yummileneceğiz ve Türk Kahvemsilerimizi gummilenirken hem Günün Batımını hem de Kanlıca İskelesine gelen giden deniz taşıtlarını seyredeceğiz.


O yıllarda işbu Kanlıca Yoğurtlarından Vaporlarda da satarlardı, dahası Boğaziçi Özel Gezi Seferinde Kanlıca İskelesinden gidişte ve dönüşte görevliler biner ve işbu yoğurtlar için turistlerden kallâvi bir Mangır veya Sipâli kazanırlardı.


Elbette ki gün Türk Kahvemsi gummilenilmeden bitirilmez, Kahvesiz geçen bir gün yaşanmamış bir gün olarak tarihin ve geçmişin tozlu sergenlerinde yerini almak zorunda kalır.


Hadise-i şerif sadece Kahve gummilenmekle sınırlı değil, ara sıra çevrede değişik bir şeyler de görmek gerekir, örnek olarak yolun karşısına geçerek biraz resim çekmek gibi.


İskelesine artıkım o cahanım Şirket-i Hayriye Vaporlarından hiçbiri gelmiyorsa veya o eski güzel insanlar o güzel atlarına binip gittilerse bile Boğaziçi ve semtlerinin eski günlerini yaşayan bilen vatandaşlarımızın sayesinde hââ bir yerlerde gizlenen geçmişin güzel günleri bizlere o eşsiz hayatlarını anlatabiliyorlar.
O yıllarda da bugün gibi kötü tarafları yok muydu?
Elbette vardı, belki günümüzdekinden daha da fazla bile olabilirdi.
Ama yine de hırsızın bile az biraz vicdanı vardı, şimdiki gibi elini vatandaşı ceplerinin derinliklerine sokmazlardı.


Burada temaşa ettiğiniz Birmilyon Türk Lirasının günümüzde hiçbir değeri yok, yirmi yıl önce Bir sayısının arkasındaki altı adet Sıfırın üstleri çizildi ve Kuruş kavramı geri geldi.
Aradan geçen zaman zarfında artıkım Kuruş para etmemesi bir şey değil Bir Yeni Türk Lirası ile bile hiçbir şey alınamıyor.
Oysa bu altı sıfırı atılmış para ilk tedâvüle çıktığında Bir Amerika Birleşik Devletleri Doları alınabiliyordu ve üzerie de Dört Yeni Türk Kuruşu artıyordu.


İşbu temaşa ettiğiniz Bir Yeni Türk Lirası bir mezat sayfasında İkiyüzdoksandokuzmilyon Türk Lirasıcık'a satılıyor.
Ya bir de Üçyüzmilyon Türk Lirası olsaydı nasıl alacaktı biz?


Ahanda bunu da buyurun paramızın arkası ve seri numarası da eşgâl numaraymış.


Herkes yukarıdaki manzumeyi güldürü aracı sandı ama hayat şartları o yıllarda da böyleydi, imdı daha da kötü oldu, bir yerden bir yere gezmenin mâliyeti de çok yükseldi.
Hele bir yerde bir şey yummilenmek veya gummilenmek iyicenem ücretlerini uçurdu.


Bizler ise Üç Muz olarak akşam olduğu cihetle Kanlıca'ya gelen bir deniz taşıtıyla ayrılmağa karar veriyoruz, çünkü yol üzerinde zerzavatçılarla buluşmamız mevcut olduğu ortaya çıkmak var.


Dönüş yolunda Kândilli'deki meşhur Saip Molla Yalısının önünden o kadar yakın mesafe geçiyoruz ki eski zamanlarda bayrak sallayan görevlimizi anmamak olmazdı.


Burası var ya İstanbul Boğazının en kör noktasıdır, üstelik de ters akıntının çok şiddetli olduğu bir yerdir, tıpkı Arnavutköy'deki Akıntıburnu gibi serttir.
Kandilli'den kalkan vaporla Vaniköy'den gelen vapor burada biririni göremezdi, sırf bu yüzden Şirket-i Hayriye zamanında elinde bayrak sallayan bir yetkili olurdu burada.
Tıpkı günümüzün trafik polisleri gibiydi.


Biz bu akşam Homemize dönerken Çengelköy'den birazcık Hıyar adlı zepsemizi biraz Sipâli ödeyip alacağız.
Tabi yukarıda bahsettiğim tıkırında olan ekomonimizi göz önünde bulundurarak.


Her ne olursa olsun Çengelköy'ün Hıyarı yine de lezzetli ve nefistir diye düşünüyoruz, ne de olsa Şehr-İstanbul'un tescilli ürünlerinden olmak vardır kendileri.


İşbu resm-i şerifimizde de Boğaziçi Köprüsü ve Lezzoni bir Gün Batımını temaşa etmektesiniz, Çengelköy'deki en güzel manzara-i nefise ahanda bu olmak vardır.


Ve işte gün akşam oldu Güneş battı, Kanlıca'ya giderken Ortaköy iskelesinde sefer saatini bekleyen Güzelhisar vaporumuz Biz Üç Muz'u Köprü'ye götürecek.


Çengelköy iskelesinden içei girerken yine her dürüst Türk vatandaşının yapmak zorunda olduğu biletlerimizi alıp biniş ücretimizi ödeyerek Şirket-i Hayriye'nin 68 baca numaralı Güzelhisar vaporumuza binerek yerlerimize oturabilmeğe çalışıyoruz.


Arslinda keşke Üsküdar'da inebilecek kadar zamanımız olsaydı diye düşündük gelirken ama zaman ve saat çok geç kalmıştı.
Üsküdar seferini bir başka gün yapabilmeği dileyerek Şehr-İstanbul'a geri dönüyoruz.


Güzelhisar vaporumuz Galata Köprüsüne öyle bir yanaştı ki arkadan çıkardığı burgaçların köprüyü yıkabilceğini sandı ben bir anda.
Her ne kadar vaporlarımızın pervahaneleri oldukça güçlü olsa bile Galata Köprüsü üzerine vapor yanaşabilecek şekilde inşa edildi.


Bizler ise Homemize dönmek için yine İstanbul Garına yürüdük, her zamanki giibi biletlerimizi alacağız ve her dürüst Türk vatandaşı gibi ücretimizi ödeyip Devletimin Elektrikli Banliyö Trenimizin tekerleklerinin bedavaya dönmemesine katkıda bulunacağız ki trenimiz her zaman işletilebilsin.


Yine trenden her gün olduğu gibi indik, imdı Homemize gideceğiz ki az biraz uyuyabilelim ve Çengelköy'den getirdiğimiz Hıyarları temizleyebilelim.


Son olarak günü bitirirken gummilendiğimiz Filitre ve Damla Sakızlı Türk Kahvemsileri de paylaşmam lâzım sizlerle.


Bakalım yarın neler göreceğiz duyacağız söyleyeceğiz?

24 Ekim 2021

Eski Zamanlardan İstanbul Resimleri

İstanbul'un eski zamanlarını gezdirmek bana biraz iyi mi geliyor nedir?
Bu sefer yeniden sanal olarak gezdirmeğe başlıyorum sizi.
Tabi öncelikle biletlerimizi almamız gerekiyor, çünkü gezdirirken kullanacağımız taşıtların tekerlekleri bedavaya dönmezler.


Homumuzdan çıktık Devletimizin Elektrikli Banliyö Trenine binmek üzere gittiğimiz istasyonumuzda bilet kişesi açık olmadığı için mecbûren kaçak binmek zorunda kaldık ama trenin içerisindeki biletçiye başvurup biletlerimizi alacağız ve yolculuk ücretimizi ödeyeceğiz. Çünkü bizler Üç Muz olarak dürüst vatandaşlarız, her şeyi yeriz ama hak yemeyiz.


Tabi bugün gezerken alacağımız tek bilet bu değil tabi, henüz Akbil veya İstanbulkart mevcut olmadığı günlerden bahsediyoruz. Her taşıt için ayrı ayrı ve farklı ücretlerde biletlerimiz olacak yanımızda.
Mâlum-u âliniz devletimin treni İstanbul'da her yere gitmiyor henüz.


Tabi bir de İstanbul haritasından bir yer beğenmek de farzdır hani, sonuçta yolların sizi nereye götürebileceği pek belli değil tabi, her an fikriniz değişebilecek şekillere dönüşüverir.


Netekim trendeki görevli bizi bir sonraki istasyon olan Yeşilköy'de indirip biletlerimizi Yeşilköy'deki kişeden almamızı irade buyurdu. Tabi mâlum trensiz istasyon olmazdı, ne güzeldi ki tren biz biletlerimizi alıncaya kadar bekledi.


Giderken yoldaki istasyonlardan Bakırköy'de bayağı bir bekleme yaptı bizim tren, beklerken bir de postahaneden istasyonun resm-i şerifini kart yaptım arkadaşıma yolladım.


Derken bir uzun bekleme çişi molasını da Yedikule istasyonunda vermek zorunda kaldık, çünkü trenimiz biraz nanemolla işliyordu bu sefer.


Bir tren yollanır arkadaki trenle yola itinayla devam edilir. Yeter ki yoldaki elektrik kesilmesin.
Zira elektrikli tren Yirmiyedibinbeşyüz Voltluk kuvve-i elektriyye mevcut olmadan çalışamaz.


Her zaman elektrikli trenin çevre dostu olduğunu ve temiz bir şekilde işletildiğini söylemişimdir, bir şekilde İstanbul Garı'na getirdi bizi ya gerisi hiç ama hiç önemli değil.


Trenden inince çevrede şöyle bir görünüm gözüme çarptı, çarparken de kartpostal kadar kafama taş düştü, hem de zamanında benim taktığım taşlar düştüler.
Yine de belirteyim ki taş takma işleri benim için on yıl öncesinde kalmıştır, artıkım taş takmıyorum.


Yolumuz buradan sonra İett Otobüsleri ile devam edecek, Vapora şimdilik binmeyeceğiz çünkü az sorna da temaşa eyleyeceğimiz gibi otobüsümüz körüklü geldi.
Ring hatlara pek körüklü verilmez ama geldi miydi de kemâli azametle gelir, üzerinde taşıdığı Şekerbank reklâmı gibi şekerdir.
Her neyse biz abonman biletlerimizi aldık ve kumbaraya birer birer attık bindik bir âlâmete gidiyoruz bakalım kim bilir nereye?


Otobüsle gitmek gelmek eğer yol tıkalı değilse harikadır, en azından içinde yaşanılan Şehr-İstanbul'u daha içten daha candan görülebilir.


Bir yandan bizi Vaporlar çağırsa bile biz körüklüyü bir defa bulmuşuz kolayca bırakmayız. Vapor sefamız da bir başka yazımızda olsun, her gün karşı kıyıya geçmeyeceğiz ya?
Körüklü biliyorsunuz az olduğu cihetle biraz seyrek geliyor, geldiğinde de kalabalığı götürüyor.
Zaten buradaki Eminönü resmi az önceki Sirkeci'ye çok yakın, üstelik buradaki durak sadece Topkapı ve Edirnekapı taraflarına giden hatların son durağı.


Biz öyle ya da böyle Köprüyü geçiyoruz, hem de De Hârfi'ne ihtiyaç işitmeden, çünkü D'ayı olmak sadece Boğaziçi Köprüsü için gerekli.
Belli mi olur akşama gerçekten D'ayı olup geçiveririz, yine de yummilenmeği sağlam yapmak zorundayız.


Köprüyü geçince Karayköy'e geldik, kısacık bir sâhil görüntüsünden vaporlara bakmağa çalışıyoruz ama hayret ki iskelede vapor yok.


Kabataş'a kadar otobüs neredeyse hiçbir durakta durmadan geçtiği için fazlama bir şey göremediğimizi söyleyebilirim, oysa hattımız ekspres değil, sanırım duraklarda yolcu alışverişi yoktu.
Eğer amacım Üsküdar'a geçmek olsaydı Eminönü'de de vapor vardı, hiç Kabataş'a kadar gelmek zorunda değilim, abonman biletime yazık olurdu.


Burası aslında gerçekten Dolmabahçe olan adından da anlaşılacağı üzere dolgu alan, belki de Boğaz'daki ilk doldurulan alan.
Bu dolgu alanın üzerinde yer alan Dolmabahçe Sarayı acı tatlı bir sürü anıya sahip de olsa Bindokuzyüzotuzsekiz yılının On Kasım sabahı Atamızın ebediyete intikâl ettiği yerdir.
Hani derler ya Kasım'da Aşk Başkadır, işte bizim için aşk değil ayrılığı simgeler.


Gerçi otobüsümüz buradaki geniş yola sapmadı, kıyıdan kıyıdan dümdüz devam etti, nereye gittiğini sormayın şimdiden çünkü ben de yazımın nereye geleceğini bilmiyorum.


Dediğim gibi bizler sahildeki Muallim Naci Caddesi'ni izleyerek yolumuza devam ediyoruz.


Burası bir zamanların sâkin semti ama günümüzün aşırı hareketli semtlerinden Ortaköy, iskelemizde Şirket-i Hayriye'den kalma son vaporumuz olan 68 baca numaralı Güzelhisar yanaşmış.
Çekildiği zamanlar henüz Ortaköy'deki hiçbir dükkân faal değildi, ne kumpir vardı ne de nargiliye, hiçbiri olmadığı cihetle Günlük Nargiliye Yummilenmek de imkânsızdı.


Burası da Kuruçeşme açıklarında bulunan Galatasaray Spor Kulübü'nün kullanımındaki ada. Yakın zamanlara kadar herkesin gıpta edip kıskandığı yer günümüzde mezbelelik hâlde olduğunu üzülerek belirtmek isterim.
Her ne kadar ben Fenerbahçeliysem de ezeli raakibimizin güzelliklerinin kötü ellerde olmasını içim hazmedemiyor, çünkü bu dünyada Galatasaray olmazsa Fenerbahçe de olmaz.


Kuruçeşme civarında bulunan bir zamanların Şirket-i Hayriye'sinin 76 baca numaralı Sarıyer adlı vaporu geçen zaman zarfında şeklini değiştirerek Paradise adlı yummilenme mekânı olduğu zamanlardan.


Burada görülen ise yine Şirket-i Hayriye'nin 73 baca numaralı Rumeli Kavağı vaporu seferden çıkarıldıktan sonra Hilton'un satın alması sayesinde şekil ve isim değiştirerek Şehrazat adını aldıktan sonra Kuruçeşme iskelesine bağlanmış vaziyette.


Arnavutköy iskelesinde Büyükdere Vaporu yanaşmak üzere sanırım, ama yolun darlığından olsa gerek otobüsümüzden insek bile yetişemeyiz biz.
Zaten hayat sadece üçbuçuk ile dört arasındadır, ya üçbuçuk atılır ya da dört dörtlük yaşanır.


Derken biz Bebek'e geldik ama öyle bir geldik ki habire geldik sanki.
Geldiğimiz zamanlar kıyı teknelerle daha yeni yeni işgâl edilmekteydi, şimdiki gibi yoğun olmasa bile deniz yavaş yavaş kapanmağa başlıyordu.


Bu daracık yol nedense her zaman tıkanır, bu kadar otomobil doldurulursa başka ne beklerdiniz siz?
Yine de uzun zaman boyunca Hisar'a kadar iyi gelebildik, tırmandık ve Rumeli Hisarı'yı gezmeğe koyulduk, içinde kendimizi kaybedeceğimiz kadar hem de.


Derken son olarak Emirgân'a kadar gelebildik, vakit de akşam oluverdi tabi.
Son durakta İett bardağıyla gummilenebilmeğe çalıştığımız kahveler bizlere bambaşka yolların kapısını aralayacak belki.


Mevsim artıkım Sonbahar olduğundan Emirgân Korusu fazlama canlı değil ama yine de güzel, belki Nisan gibi Lâle zamanlarını anlatırım, ama şimdiden söz veremem çünkü Nisan'a kadar yaşayacağımdan emin değilim ne yazık ki.


Dönüş yolumuz Şirket-i Hayriye'nin 68 baca numaralı efsahanei olan Güzelhisar vaporuyla karşılaşmak ne sözcük diyeceğim çünkü biniyoruz içine ve o güzel günlerinin anılarını anlatmağa başlıyor bizlere.
Kolay değil koskocaman bir yetmişbeş yıldır seferde ve nice güzel ve çirkin anıları mevcuttur kim bilebilir?


Vaporumuzdan inince güzel Üsküdarımızın sokaklarına caddelerine dalıp gidiyoruz hiç bilinmeyen yerlerine ama yürüyerek ama otobüsle.


Yeni bir Boğaziçi seferi yerine bu sefer yönümüzü Kadıköy istikâmetine çevirmek daha mantıklı olacak sanırım çünkü zaten yoğun trafik yüzünden çok zaman kaybettik.


Hemen oradan geçen bir Skoda markalı bir İett otobüsüne biniyoruz tek biletimizi atarak, 12 numara hiçbir zaman çift bilet olmadı tabi.
Esasına bakarsanız iki ilçe arasında yürümek de fena değildir ama esasında mesafe o kadar kısa değildir, en az bir saatinizi alacaktır.


Kadıköy'ün o yıllarda şöyle bir artısı vardı, ilçesi sağlam semti daha da sağlam.
Ancak benim sizleri götürmek istediğim semte giden otobüs aşağıdaki duraktan kalkıyor.


Aktarma yaparken fark ettik ki İett abonmanımız bitivermiş, o dönemde Akbil de yok tabi, mecburi olarak yeni abonman almak zorunda kaldık.


Yeniden bir başka İett otobüsüne biniyoruz ve bilin balakım nerelere yollanıveriyoruz?


Madem yollar yürümekle aşıl(a)mıyor, biz de adam gibi biletimizi atarız İett otobüsüne biner öyle aşarız.
Otobüsümüzün körüklü veya solo olmasının hiçbir farkı yok çünkü körüklünün gittiği semtlere sololar da gidebiliyorlar.


Bazen hayat öyle çok hızlı göz açıp kapatıncaya kadar çabucak geçer ki giden güzel günleri yakalamak imkânsızlaşıverir.
Resimde de görüldüğü üzere Selâmi Çeşme'de benzin mahâli günümüzde çok daha koruganlı bir yer oldu.


Bizler ise geçmişin Şaşkınbakkal'ına kadar gidebiliyoruz, çünkü akşam vakti sinemada filim izleyeceğiz.


O dönemlerde filmler bile insana güzel şeyler öğretirlerdi, şimdiki saçma sapan diziler gibi serserilik yoktu, o serserilik var olsa bile iyi adam tarafından bir şekilde yola getirilirdi.


Derken bizim de geri dönüş vaktimiz geldiği için hemen Suadiye Tren İstasyonuna gidiyoruz ve Haydarpaşa yönüne gelen ilk trene biniveriyoruz.
Yolda aklımıza bilet almadığımız aklımıza geliyor ve biletçi geldiğinde çaktırmadan trenden inmek zorunda kalıyoruz.


Mecbûri aktarma sonrası gecikilmiş bir saatta varabiliyoruz Haydarpaşa'ya çünkü o yıllarda Marmaray yok tabi, bütün nakliyat Vaporlarla sağlanmakta.


Haydarpaşa'ya geliyoruz ki Vaporumuza daha çok zaman olduğunu görüyoruz ve biletimizi almak için oldukça bol zamanımız olduğunu da fark ediyoruz.


Batmış balık her zaman yan yan gider çok az zaman düz gider, gecenin nemi düşerse gözlerimizin üstüne bize uyku uyumak da farz olur.


Madem ki Haydarpaşa'dan gelen Vapor Eminönü'ye gelmiyorsa ve Devletimin Elektrikli Banliyö Trenine binmek için İstanbul Garı'nın bulunduğu Sirkeci semtine gitmemiz gerekiyorsa gideriz olur biter.


Homumuza dönüş trenlerimizin üstlerine reklâmlar alınmağa başlanmış.


Biletlerimizi alıp reklâmlı trene biniyoruz ve Homumuza doğru uzun bir yolculuğa çıkıveriyoruz, ancak Devletimin Treninde uyuyup kalıyoruz ve gözlerimizi trenin son durağında açabiliyoruz.


Tabi bir de dönüş treninde uyumamak için şarkı türkü çığırıyoruz ama diğer yolcuları rahatsız ettiğimizi fark ederek çenemizi götümüze sokuyoruz.


İyi ki dönüş treninde uyumuyoruz ve çabucak Homumuza dönmeğe muvaffakiyet gösterebiliyoruz.


Homumuza girince de günün bütün yorgunluklarını hatırlayarak hemen uyku düzenine geçebilmeğe çalışıyoruz.
Başka bir yazı için resimler toplamamız gerekiyor.