Bu Blogda Ara

04 Nisan 2021

Korona Sayesinde Bilinçleniyoruz

 Madem kocaman şirket işleri bir yemek masasına ve bir dizüstü bilgisayara hâttâ bir cep telefonuna bile sığabiliyormuşsa neden dikmişiz onca plazayı?
Bir eşofman ve bir terlikle de geçebiliyorken hayat, gardıroplara ve giyinme odalarına ne gerek varmış?
İş toplantıları video konferansla, alışverişler sanal marketlerle, eğitim ise uzaktan yapılabiliyormuş da neden işe okula alışverişe yetişmek için onca trafik çilesini çekmişiz, niye tonla egzoz dumanını yutmuşuz?


Otomobilsiz de yaşanabilirken o kadar parayı neden garajlara kaldırımlara yığmış, yakıta vergiye bakıma onca masraf etmiş, trafik kazalarına savaşlardan daha çok kurban vermişiz?
Madem hayat bir göz odaya sığıyormuş da neden dünyayı talan etmişiz?
Madem "Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi"ymiş de neden hırslarımızın emrinde birbirimizin boğazına çökmüşüz?


Meğer sırtımızda atılacak ne çok safra taşırmışız da haberimiz yokmuş.
İçinden araba geçecek kadar büyük petrol borularına değil, bir makinenin hava pompaladığı küçücük plastik boruya muhtaçmışız oysa.
Meğer nefsimizin uğruna nefesimizden vazgeçermişiz.

03 Nisan 2021

Büyüklerimizin Zekâsı

Mâlum-u âliniz şu başımızdaki gardiyanımız olan korona morona bakara makara yüzünden birçok büyüklerimiz eve hapsolmuşlardı ve hâlâ da belirli saatler dışında sokağa çıkmaları serbest değil, üstelik toplu taşıma araçlarına da binemiyorlar.
Ancak bizim kültürümüz büyüklerimizin sözlerini dinlemek üzerine kurulmuştur, her ne kadar biz gençler dünyanın hakimiysek de bir zamanlar büyüklerimiz de genç olduklarından dünyaya onlar hakimdi.
Yani hayat tecrübeleri bizlerden çok ama çok daha fazla.


Yapay zekâ da neymiş? Bir dostum yetmiş yaşında. Yasaklar sebebiyle sokağa çıkamadığından çok bunalmış. Bulduğu çareyi anlatıyor:
"Yahu ben yıllardır yürümeye alışmışım. Evde oturamıyorum. Patlayacağım. Sonuçta bir çıkar yol buldum. Bizim evin adresini yazdım cebime koydum. Şimdi ne zaman canım isterse çıkıyorum. Epeyce yürüyorum. Bir zaman sonra polisler çeviriyorlar, adımı soruyorlar. Bilmiyorum diyorum. Üstümü arayıp cebime koyduğum notu buluyorlar.
Notta: Dikkat Alzheimer Hastasıdır yazıyor ve altında da adresim. Zaten epey yorulmuşum. Polis arabasıyla eve dönüyorum."


Bu hikâyeyi okuyunca aklıma bir büyüğümüzün bankadaki yaşadıkları avdet eyledi.
Yine böyle korona morona bakara makara günlerinden birinde bankanın kapısında Heskodu'nu okutan ve içeri girmeğe hak kazanan bir büyüğümüz hesabından Binbeşyüz Türk Lirası çekmek üzere sırası geldiğinde vezneye yaklaşıyor ve tâlebini söylüyor veznedara.
Veznedar ise vatandaşın isteği için bankamatiğe gitmesi gerektiğini ve istediği miktarı ödeyemeyeceğini söylüyor.
Bizim ihtiyar cüzdanını uzatıyor, bakıyorlar ki Milyonluk zengin, bu sefer de hepsini çekmek istediğini söylüyor.
Veznedar ise bir gün önce haber vermesi gerektiğini ve banka şubesinde bu kadar nakit olmadığını söylüyor.
Vatandaş da ne kadar ödeyebileceklerini soruyor, veznedar da İkiyüzbin Türk Lirasıcık ödeyebileceklerini söylüyor.
Başlıyorlar paraları saymağa, onbeş dakika sonra parayı vatandaşın eline tutuşturuyorlar.
Ancak bizim akıllı büyüğümüz içinden ihtiyacı olan Binbeşyüz Türk Lirasını alarak kalan Yüzdoksansekizbinbeşyüz Türk Lirasını geri yatırmak istediğini söylüyor.
Veznedar ise bu tâlep üzerine bayılmış, ayıltamamışlar.


Kıssadan Hisse:
Büyüklerimizle dalga geçmeyin, onlar sınırlı sayıda üretildiler ve bir zamanlar gençtiler.
Sizler yaşlılığın ne olduğunu bilmiyorsunuz ama onlar gençliğin ne olduğunu çok iyi biliyorlar.

Benekli Akbaba

İşbu yazımda sizlere bir Akbaba çeşidinden bahsedeceğim, benekli olanlarından.
Dünya üzerinde çeşit çeşit kuşlar vardır, inceledikçe gördükçe araştırdıkça farklı farklı özellikleri çıkıyor meydana.
Yıllar önce Akbaba adında bir mizah dergisi vardı, geçen zaman zarfında kapandı ama sonraları Özgür Kız adıyla özdeşleşen Nil Karaibrahimgil öyle bir şarkı yaptı ki gerçekten insan ilişkilerine neşter vurmuştu:
"Sensiz nasılım bak bana, gel de bir çorba yap bana, madem öldürdün akbaba olmasın."
Akbabalar mâlumunuz ölülerle beslenirler, Allah-u Te'âlâ onların rızkını oradan sağlamıştır. İşbu mevzuat-ı umumiyede hikmetinden suâl olunmaz.


İmdı avdet eyleyelim konumuza, diğer akbabalar müsadenizle başka yerlerde avlansınlar artıkım.
Gyps Rueppelli şimdiye kadar kaydedilmiş en yüksekten uçabilen kuştur.
Yerden yaklaşık Onbirbinüçyüzelli metre yüksekliğe çıkabilir ve aynı zamanda baktığı geniş alanı tamamen inceleyip tarayabilir.


Bu yükseklik oksijen azlığı nedeniyle insanların kolayca çıkamadığı bir noktadır.
Bu irtifada helikopter uçamaz, Boeing 747 tipi yolcu uçağı ise Onüçbinbeşyüz, Airbus 380 tipi yolcu uçağı da Onüçbinyüz metrede uçabilmektedir ancak bu değerler sınırdır.
Anlayacağınız benekli akbabaların dolaşım sistemleri ve iç basınç düzenleme mekânizmaları oldukça gelişmiştir, kanındaki hemoglobin bu irtifada oksijen üretir ve herhangi bir sıkıntı yaşamazlar.

02 Nisan 2021

Kurbağalıdere

Kurbağalıdere adı aslında bir efsahanedir, dünya üzerinde Pasifik Okyanusunu hiçbir çaba sarf etmeden aşabilirsin ama İstanbul'da Kurbağalıdere'de yanlış bir adım sayesinde boğulabilirsin.
Günümüzdeki adıyla Ataşehir ama o zamanlar Küçük Bakkal Köy'den doğan ve dolana dolana İstanbul'un en uzun akarsularından olan Kurbağalıdere üzerinde birçok köprü geçen zaman içerisinde kuruldu, bu yazımda önce bugün mâlesef geride hiçbir izi kalmamış olan Taşköprü'den bahsedecek ben.


Paylaştığımız ilk fotoğraf köprünün Bindokuzyüzyirmili yıllarda çekilmiş nadir resm-i şeriflerden biridir.
Bir zamanlar Mahmut Baba Türbesi ile Papazın Bağı denen günümüzde Fenerbahçe Stadı'nın arkasına denk düşen noktada yer alıyordu.


İkinci resm-i şerif ise Alman kartpostal editörü Max Fruchtermann'ın arşivinde yer alan dönemin popüler kartpostallarından biri.
Daha da açıklayıcı olursak Cadde-i Bağdad'ın başlarında olan yerde, yani Tren yoluyla Saraçoğlu arasındaki arazide bulunuyordu.
Fotoğraflarda da görüldüğü gibi Kurbağalıdere o yıllarda bugünkü gibi bir kanal görünümünde değil, adı gibi bir dereymiş. Mezarlıkların bir dere yatağında yer alması da çok tuhaf zira yağmur yağdığında dere akıl almayacak kadar geniş alanlarda su baskınları yaratıyormuş. Sonradan bu mezarlıkların neredeyse tamamı buradan taşınmış ve birçok mezar da muhtemelen yok olmuş.


Nüfûsun bugün ile asla kıyaslanamayacağı yıllarda mezarlıkların Karacaahmet'ten tâ bu noktaya kadar uzanıyor olması da gerçekten şaşırtıcı bir bilgi.
Eski mezar taşlarının yabancılar tarafından yıllarca yağmalandığını da unutmamak lâzım.


Taşköprü'den daha aşağıda günümüzde de kullanılmakta olan Tahta Köprü vardır, ancak bir zamanlar gerçekten tahtadan yapılan köprü Özgün Tramvay geçirildiği zamanlar taş ve demir kullanılarak yeniden yapılmıştır.


Bu köprünün üzerinden Bindokuzyüzaltmışaltı yılına kadar Dört numara Bostancı ve Altı numara Fenerbahçe tramvayları geçerdi.
Ancak zamanın yönetimi Özgün Tramvaylarımızı İstanbul vilâyetine ve Anadolu Yakası'na çok görmüş olacak ki tıpkı Rumeli Yakasındakiler gibi kaldırdı, yerine de Dolmuş ve Otobüsü çoğalttı.


Kurbağalıdere sonraki dönemlerde ünlü Salı Pazarı'na da evsahipliği yapmıştır, her ne kadar arazisi artık otopark da olsa bir zamanlar çayırlık çimenlikti.
Ancak ne olursa olsun Kurbağalıdere aradan geçen zaman zarfında bir çamur deryası olmuştu, Bindokuzyüzseksenbeş Yılından beridir hangi Belediye geldiyse Kurbağalıdere'nin çamur ve koku sorununa çare bulamadı henüz, çünkü inşaat hâlâ devam ediyor.
Konuyu ilerleyen günlerde yeni resm-i şeriflerle yeniden gündeme getirecek ben.

Ergûvanlar

Yıllardan beridir mâlum-u âliniz Şehr-İstanbul'da Ergûvan renklerde İoaş otobüsleri çeşitli hatlarda sefer yapmaktalar, ancak yakın zaman zarfında hepsi birden sarartılacaklar.
Yine de konumuz bu değil tabi, Ergûvan adlı çiçekten bahsedecek ben.


İstanbul'un çeşitli çiçeklerin anavatanı olduğunu bilmem biliyor muydunuz?
En önemli çiçeklerinden biri renkleri İoaş otobüslerinde bile olan Ergûvanlardır, hele ki Şehr-İstanbul'a bu kadar yakışınca ve aylardan da Nisan-ı Şerif olunca özellikle Boğaziçi'de birkaç adet Ergûvan ağacı bulmalı ve görülmeli, elden geliyorsa da resm-i şerifi de çekilmeli.


İlkbaharın müjdecisi ve Şehr-İstanbul'un özgün rengi olan Ergûvanlar Boğaziçi'nin her iki yakasında zarif dallarıyla ve güzel çiçekleriyle nasıl dört yıl önce renklerini güzelleştirdiyse bu yıl da güzelleştirmeğe devam ediyor.


Hayatın içinde kaybolduk hepimiz. Oysa bir deniz kenarı bir ağaç gölgesi ve bir toprak kokusu yeter yeniden kendimizi hatırlamağa.
İki adet alıntıladığım resm-i şerifi sizlerle paylaştı ben, dilerim kendi resimlediğim birer kopyalarını da yüklerim ileride.