Son birkaç günden beridir Şehr-İstanbul'da havalar güzel gitmekte, tam da Biz Üç Muz'un istediği gibi.
Güneşin sarı havanın sıcak gökyüzünün mavi mavi masmavi olduğu bir hafta yaşamaktayız.
Yaşarken güzel de yeniden bir tayyare ile uçmaktayız. Biraz sonra bir havalimanına konacağız.
Bugünkü yazımızda oldukça fazla resim olacağını en başından belirtmemiz gerekiyor.
Bu arada uçağımız da devrin en iyi uçaklarından olan Boeing 377 Stratikosfer uçağı, pencerelerinin olduğu bölüm koltuklu ama alt katında yataklar var.
Zamanının en iyi uçaklarından ama biraz sorunlu olduğu için topu topu ellialtı adet üretilmiş, bunlardan onüç adedi kazaya kurban gitmiş, günümüzde hiçbirinin vidası dâhi mevcut değil.
Ahanda bu bilgiler İnternette kolayca bulunabilir, biz
buradan aldık.
Burasının neresi olduğunu biliyor musunuz?
Artık günümüzde kolay kolay uçak inmeyen Atatürk Havalimanının olduğu yerde bir zamanlar Nuri Demirağ'ın tesisi vardı, bu bina da orası işte.
Bizim trenlerimiz bizim şahıslarımıza münhasırdırlar, yurt dışındaki trenlere pek benzemezler, kısaca bizden biri gibi olmuşlardır.
İmdı istasyona gelen trenlerden biri bizi alacak ve Şehr-İstanbul'a götürecek.
Buralarda her bir şey çok ama çok hızlı değişiveriyor, topu topu onyedi kilometreciklik yol boyunca trenimiz elektrikliye dönüşüverdi, ama bakalım başka nelerin dönüşeceği konusunda oldukça sürprüzlü resiler çıkacak bu kez?
Şehr-İstanbul gezimize ahanda başladık.
İşte yıllar yıllar öncesinin bu zamanlarında çekilmiş ve Çağdaş Tramvay'ın yeni yeni Şehr-İstanbul caddelerine geldiği dönemlerden kalma bir kartpostal bizi karşılıyor, o zamanlar burası Çağdaş Tramvay için de son duraktı.
Kabataş tarafına henüz gitmiyordu, sadece Aksaray'a kadardı.
Biniyoruz bir âlâmete gidiyoruz bir kıyamete, o zamanlar var olan ama günümüzde olması gerektiği hâlde her ne hikmetse olmayan Aksaray'daki son durak burası.
Günümüzde var olsa oldukça işlevi olurdu, en azından Aksaray'daki Hızlı Tramvay istasyonundan çıkan güruhun kolaylıkla binerek aktarma yapabileceği bir Çağdaş Tramvay istasyonu olurdu.
Sabahları da Bağccılar'dan gelen kalabalığın doldurduğu taşıta binmek zorunda kalmazdık, çünkü o zamanın Hızlı Tramvayı günümüzün Metrosunun bir kolu da Bağcılar'dan başlamakta.
Sizi buradan da alarak günümüzde mevcut olmayan Taksim Topçu Kışlası'nın nizamiy kapısına götürmek isterim bir otobüsle, çünkü Taksim tarafına Tramvay yok, Metro ise yapılmasına yıllar var bu resme göre konuşacak olursak.
Kışlanın yeri ne oldu diye sormayın, çünkü günümüzde burada Taksim Gezi Parkı var.
Kışlanın nizamiye kapısı da aşağı yukarı şimdiki Beyoğlu Metrosunun Elmadağ tarafındaki çıkışının oralara denk gelmekte.
İmdı işbu resm-i şerife bakıp da "İstanbul'un eskiden ormanlık ve yeşillik dolu olduğunu" iddia etmeyin, çünkü gerçek.
Ancak başka bir gerçek de esas Şehr-İstanbul'un yani surun içinde kalan bölümün ve İlçe-i Beyoğlu'nun fazla ormanı yoktu.
Bir başka gerçek ie Cümhûriyetimiz kurulduğu yıllarda Beyoğlu ilçesinin kapladığı alan Karadeniz kıyısına kadardı, yani günümüzün Sarıyer Beşiktaş Şişlâ Kâğıthane ilçelerinin arazisi Beyoğlu'ya bağlıydı.
İstanbul'u pek çok kişi sözüm ona Avrupa ama gerçekte Rumeli ve sözüm ona Asya ama gerçekte Anadolu yakası arasında mevcut olan İstanbul Boğazı sayesinde ikiye ayrıldığını sanır, ancak Boğaziçi'nin küçük bir versiyonu olan Hâliç olarak bildiğimiz Altın Boynuz Körfezi de Şehr-İstanbul'u İlçe-i Beyoğlu'dan ayıran doğal sınırdır.
Aslına bakrsanız Avrupa ve Asya birbirinden bağımsız kıtalar da değillerdir, çünkü bir kara parçasının kıta olması için bir başka kıtayla herhangi bir kara bağlantısının olmaması gerekir, oysa Avrupa denilen kısım Asya kıtasına ait bir yarımada gibi düşünülebilir.
İşbu kartpostalda sol taraf Beyoğlu'yu sağ taraf ise İstanbul'u temaşa etmekteyiz, karşıda ise Üsküdar tarafları görülmekte.
Resim ise sanırım Fatih veya Yavuz Selim Cami-i Şerifinin minâresinden çekilmiş.
Madem bugünkü yolumuz Hâliç tarafına geldi, yıllarca Boğaz tarafına çalışmış ve Şirket-i Hayriye'den kalmış, dahası Türkiye Cümhuriyeti topraklarında imâl edilmiş ilk vaporumuz olan 75 baca numaralı Kocataş vaporumuzun son yıllarında uzun bacasının kesilerek Hâliç hattına verildiği dönemde Taşkızak Tershanesinin önünden geçerkenki bir resm-i şerifini eklemeseydik olmazdı.
İşbu temaşa ettiğimiz yapı ise insana haz ve huz veren Eyüp Sultan Cami-i Şerifi olmak var, caminin bahçesinde ne ararsanız bulabilirsiniz.
Vakt-i zamanında topal kalmış bir leylek de hayatının topal olduğu yıllarını bu bahçede geçirmişti, o kadar çok sevilmişti ki gitmeği hiç istememişti.
Günümüzde her nedendir bilinmez ama işbu resm-i şerifin sadece sağ alt köşesi kırpılarak paylaşılır, oysa büyük resmin tamamı dururken neden bir konuya odaklanılır anlamayız.
Burası hepimizin bildiği gibi Topkapı'dır, resmin çekildiği yıllara kadar İstanbul şehri surların içinde başlardı.
Günümüzde bile buradan geri taraftaki semtler hakkında konuşurken İstanbul demeyiz, doğrudan semtin ismini söyleriz.
Buraya eklediğim Zeytinburnu resmini kolay kolay her yerde bulamazsınız, çünkü eski yıllarda içine kapanıl bir yer olduğundan ve herhangi bir turistik özelliği bulunmadığından oldukça azdır.
Surların dışına çıktık ve otlaklarda otluyoruz ya, imdı sizleri Ömür Lokantasına götürüp birer Ayran ısmarlamak isteriz, ancak yılları oldukça geriye sarmamız gerekmekte.
Hazır bu tarafa da gelmişkene bir de Bakırköy semtine uğrayalım ve yeniden karşı tarafa gidelim.
Bilmenizi isteriz ki soldaki ağaçlı alan park veya koru değil mezarlık olmak var.
Allah hepsine rahmet eylesin.
Bakırköy'ün o keşmekeşini geride bıraktıktan sonra günümüzde Galataport olan mıntıkaya geliyoruz, o yıllarda burası gerçek anlamda bir vapor yanaşma yeri ve yabancı millet vatandaşlarının çok da el üstünde tutulmadığı zamanlardan kalma bir resm-i şerif bizi karşılıyor.
Türk vatandaşları günümüzde Galataport'ta ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyorlar, kendi memleketimizde paralarımızla rezil oluyoruz.
Daha önceleri yazmıştık ki Moda iskelesi günümüzde de faaliyette, ama yıllar yıllar öncesi daha çok sefer yapılırdı.
Çevresi bakir ve sessizdi, sokaklarında nara atılmaz ve içkiler şişelerden fazlama çıkmazdı, içildi miydi de adam gibi içilirdi, sonra da şişeler usulca çöp tenekesine atılırdı.
Kadıköy'ü aslında sizlere uzun uzun anlatmam gerek çünkü İstanbul il sınırları içindeki ilk yerleşim Kadıköy'deydi.
Hani şu Körler Memleketi hikâyesini bilirsiniz, kâhinin söylediği Körler Memleketi burasıdır.
Resm-i şerifimizde arka pilânda Kadıköy görülmesine rağmen Karayköy'den gelen Burgaz vaporumuz Haydarpaşa iskelesine gelmektedir.
Bindokuzyüzseksenli yılların ortalarına kadar Karayköy'den hem Haydarpaşa'ya hem de Kadıköy'e yrı ayrı vapor kaldırılırdı ve her iki sefer de genelde dolu olurdu.
Kadıköy'e geden vapor Haydarpaşa'ya uğramaz, Haydarpaşa'ya giden de Kadıköy'e devam etmezdi, akşam ve öğle saatlerinde biraz tenha seferler haricinde tabi ki.
O yıllardaki vapor sayımız günümüzdekinin en az üç katı fazlaydı, ama bu vaorları işletecek hat yoktu.
Anadolu yakasındaki en ihtişamlı binalarından biri de Haydarpaşa Garıdır, Yüz kocaman yıldan fazladır geçirdiği yangınlara rağmen hâlâ ayakta durmaktadır.
Yazının yazıldığı günlerde onüç yıldan beridir yeniden inşaat ve tamiratı devam etmekteydi.
Her zaman deriz hayat sizi nereye götürürse götürsün güzel yerlere götürsün.
Geldik mi yine İstanbul'un en uzun yoluna?
Burası yıllar yıllar önce Sultan Dördüncü Murat zamanında da vardı, ism-i şerifini taşıdığı Bağdad'ı almağa askerler bu yoldan geçmişlerdi.
İşbu semtin ism-i şerifi Selâmiçeşme'dir ancak çeşmeden günümüze gerçek anlamda hiçbir şey kalmamıştır.
Her ne kadar yolun kenarında bir çeşme mevcutsa dâhi çok sonradan yapılmış olduğu çok bellidir.
Biraz burası Bağdat Caddesi'nin üvey evlâdı gibi kalmış görünür, çünkü bir Şaşkınbakkal gibi hareketli değildir.
Şaşkınbakkal dedim ama burası gerçekten de kuşların uçmayıp kervanın geçmediği zamanlarda şaşkının biri tarafından açılan telefonlu bir bakkal dükkânı sayesinde günümüzde en kıymetli yer oldu.
Her ne kadar resm-i şerifte iki adet sinema olduğu yazılıysa dâhi işbu sinemalar günümüzde namevcuttur, yerlerinde Marks And Spencer ve Çarşı Boyner mağazaları vardır artıkım.
Bu arada gerçek Şaşkın Bakkal'ın dükkânı da Atlantik Sineması'nın olduğu yerdedir.
İmdı avdet eyledik Şehr-İstanbul'un doğudaki sınırına ki vakt-i zamanında Çamaşırcı Deresi üzerindeki köprünün ortasında Bostancıbaşı teşkilâtının kulübesi bulunurdu, oradaki ağalar tipini beğenmedikleri kişileri Suadiye tarafına sokmazlardı.
Bostancı'dan içeri giremeyen tipleri bozuklar en fazla Küçükyalı semtine kadar gelebilirlerdi, ancak Bostancıbaşlığının olduğu yıllarda Küçükyalı semtinin olmadığını da eklemek zorundayız.
Resimde belli belirsiz görülen hemzemin geçidin yerinde günümüzde bir alt geçit mevcut, Küçükyalı semtini sahildeki anayola bağlayan önemli bir geçittir.
Bizim gibi gezginlerin en önemli sıkıntısı resim altına yazacakları yazının içeriğidir, Küçükyalı'dan ayrılarak geldiğimiz Maltepe semtinde Minibüslerin bolluğu göze çarpmakta.
Buradaki yolun taşıt seyr-ü seferi geçtiğimiz üç yıl önce tünel kazılarak yer altına alındı, Bağdat Caddesi ise bir yaya yolu oldu.
Bir zamanların güzel ve sakin bir balıkçı köyü olan Kartal olmak var işbu resm-i şerifteki yer.
Zamanla gelişri ve deniz bile kıyıdan ikiyüz metre kadar uzaklaştırıldı.
Her ne kadar Pendik hakkında çok şey yazılması gerekse dâhi işbu yazımızda fazlama yer kalmadığı için kısa kesmeğe karar verdik, çünkü Kartal için yazılanlar Pendik için de geçerli.
Bizler her yerde değişimden ve değişmekten bahsederiz ama o değişimin Büyükada'ya uğradığından emin değiliz.
Başlıca sebebi ise değişimin Adalar'a en son gelmesinden kaynaklanır, çünkü daha Paytonlar yeni yeni kaldırıldı ama kaldırıldıktan ve yerine hâlın Azmanbüs dediği Minibüsler konulduğu zaman zarfında yaşananlar Azbuz şeyler değildi.
Burada paylaştığımız resm-i şerifte iskelede mahkeme tarafından alınmış koruma kararına rağmen jilet olmaktan kurtulamayan Maltepe vaporumuz mevcut.
Bu resim ise sanırız Kahve Dünyası'nın bahçesinden çekilmiş.
Adaların içinde önemli bir başka yer de Heybeliada'dır ki belki de Büyükada'dan daha da önemlidir, çünkü hemen sahilinde Deniz Harp Okulu mevcuttur.
Paylaştığımız işbu resm-i şerifin bir resmi bayram töreni günü çekilmiş olduğu hemen göze çarpmakta.
Madem ki bu yazıda bolca resim olacak, sırada Burgazada olmak vardır, ancak Burgazada'da çok fazlama mekân bilmediğimizden burayı biraz hızlı geçeceğiz ki Turyol mopurları Burgazada'ya uğramıyorlar bile.
Kınalıada'ya zamanında çok gitti geldi ben ama günü geldi canım çok da sıkıldı.
Her şeye rağmen yine de Kınalıada hâlâ çok güzel çünkü içinde güzel başlayan ama sonu hüsranla biten bir sevda hikâyesi barındırıyor.
İşbu hikâyenin kahramanları artık kendi yollarını çoktan çizdiler, yeniden bir araya gelebilmeleri çok zor bir ihtimâl.
Adadan gelen vaporlar uzun yıllardan beridir yolcularını Kabataş'a getirmekte olduğunu sanırım herkes biliyor olmalı.
Kabataş iskelesi ve çevresini temaşa ettiren işbu resm-i şerifimizde en dikkât çekici olan şey Özgün Tramvayın mevcut olması.
Esasında geliştirilip büyütülerek günümüze kadar devm etmesi gereken güzelim düzen bozulması ve yıllar sonra başka bir şebeke ile geri dönen Tramvayların o yıllarda kaldırılması çok ama çok büyük bir hata olduğunu Biz Üç Muz olarak yıllarca söyledik yazdık çizdik ama yaşımız ne yazık ki o günlere yetmiyordu.
Burada değişmeyen bir şey varsa Özgün Tramvayın duduğu yerde günümüzde Çağdaş Tramvayın baş durağı mevcut olması.
Ancak resimdeki Arabalı Vaporlar buradan gideli çok yıllar oldu.sağdaki Yandan Çarklının olduğu yer ise günümüzde Martı İskelesi ama şehremni değişince Martının kanadı proceden çıkartıldı ve ucube bir şey yapıldı.
Tramvayların o yıllarda neden kaldırıldığının cevaplarından birisi de Şehr-İstanbul'un kâlbine hançer gibi saplanan uçak pisti benzeri geniş yollar, bir adedi de Barbaros Hayrettin Paşa Bulvarı ama resmi isminde Hayrettin Paşa kısmı kullanılmamakta.
Barbarros kelimesi de Kızıl Sakal anlamına gelmekte.
Ortaköy'ü anlatırken nasıl bir resim kullanalım derken bunu seçmeğe karar verdik, solda Büyük Mecidiye Cami-i Şerifi, arkasında Boğaziçi Köprüsü, önde de Ortaköy iskelesinde sefer saatini bekleyen Burgaz veya Heybeliada vaporumuz ki her ikisi de Boğaz hattında sefer yapmamıştır çünkü günümüzdeki kendi sınıfından olan yeni vaporlarla kıyaslanınca daha uzun kalmaktadırlar.
Arnavutköy ise apayrı bir dünyadır, hem İstanbul'un içinde hem de İstanbul'un dışında kalmağı başarmış güzel semtlerimizden birisidir.
Bir zamanlar Arnavutköy'ün meşhur bir Çilek adlı meyvesi vardı, ama tepeleri binalarla doldurulunca çilek hasadı uzun yıllar önce sona erdirildi.
Bize göre "Arnavutköy anlatılmaz yaşanır" dedirtir ama her güzel şeyin de bir sonu vardır.
Güzel olan ve biten bir şey de Rumeli Hisarı'nın üst kısmındaki güzel ormanlık arazinin artık küçük parklar hâlinde kalması ve çevresinin binalarla dolu olmasıdır.
Dahası genel olarak zengin züppe kesimin bulunduğu Etiler gibi aşırı lüküs bir semt oluştu Bebek ve Hisar'ın dağlık bölümünde.
Burada temaşa ettiğiniz yer ise İstinye'dir, resmin çekildiği yıllarda bu körfez tershaneydi, zamanında Şehir Hatları'na oldukça önemli vaporlar imâl edildi ve tamiratı yapıldı.
Günümüzde ise kocaman bir Yat Limanı oldu, Tershane yerleşkesinin olduğu yerden ise Çubuklu'ya arabalı vapor çalışıyor.
Günümüzde çok kişi Tarabya'nın geçmişte bir adet vapor iskelesi olduğunu bilmez, ancak Boğaz hattında ilk dönemler yolculara kapatılan bir iskeleydi, iskelenin binası duruyor ama Tarabya Hotelinin Pilâcı olarak kullanılıyor.
İstanbul'dan kendisini soyutlamağı başarmış bir başka semttir Tarabya, çünkü orada "Uşakların Sahne Aldığı" tavernaları vardır.
Boğaz tarafının sür'âtle zıplayarak Sarıyer semtine kadar kolayca avdet eyledik, burada da karşımıza güzel bir balıkçı köyü çıktı.
Lâkin balıktn daha meşhur bir gıdası vardır ki o da Börektir, öyle ki güümüzde Sarıyer Börekçisi adı altında İstanbul'un ve Türkiye'nin çeşitli yerlerinde dükkânlar mevcuttur.
Ancak bu dükkânların börekleri Sarıyer'dekinin gerçek tadını verebilip veremedikleri oldukça göreceli bir kavramdır.
Böreğiyle balığıyla meşhur olan Sarıyer'i gerimizde bıraktık ve paçasıyla fasulyesiyle meşhur olan Beykoz'a geldik, coğrafya olarak çok daha güzel ama son zamanlarda burasının da gelişmeden nasibini aldığını söylemek zorundayız.
Bir yere çok hızlı gitmek medeniyet ve gelişmek demek değildir, oraya gidilirken sindire sindire gidilmesi gerekir ki ulaşılan yerin güzelliği daha bir değerli olsun.
Yakın dönemlerde faaliyeti sonlandırılan bir fabrika olan Paşabahçe'deki Şişe Cam Fabrikası burası, dahası bizzat Ajda Pekkan'ın tasarladığı Ajda Bardak'ı üreten bir yerdi.
Fabrika demişken biraz ileride kalan Yalıköy semtindeki Sümerbank'a ait Beykoz Kundura Fabrikası'nı da anmadan olmazdı, çünkü buranın yıllar önce ürettiği ayakkabıların ömrü günümüzdeki en pahlı ve en lüküs ayakkabılardan çok daha uzundu.
Boğaziçi'yi gerçek anlamda güzelleştiren şeylerden bir tanesi de Şirket-i Hayriye'den miras kalan uzun bacalı vaporlardı, bunların içinde seferde son kalan vapor olan 68 numaralı Güzelhisar vaporumuz bir gün Çubuklu'ya yaklaşırken birinin kamerasına yakalanmış.
Güzelhisar vaporumuzun hikâyesi çok uzun ve sonu da oldukça acıklıdır, bir gün anlatırım.
.jpg)
Eğer mideniz ve beyniniz güzel bir Yoğurt istediyse Kanlıca'ya gelin, iskelenin hemen yanında İsmâil Ağa Kahvesi sizleri bekler.
Yıllardan beridir bilinen bir gerçektir, ancak son yıllarda işi fabrikalaştırmışları cihetle eski güzel Lezzoni tadı artık bulunmamaktadır.
Yine de üstü Pudra Şekeri ilâvesiyle güzel bir Gün Batımına şahitlik edebilirsiniz.
.jpg)
Kanlıca'da yummilenilen yoğurtlardan sonra sıra gelir Anadolu Hisarı kâlesi ve Göksu deresinin semtine.
Her ne kadar hemen yakınında Küçüksu Mesiresi ve Çayırı da mevcut olsa bu yazımda konu edemeyeceğim.
Çünkü güzel gözlerinizi yorup beyinlerinizi bulandırmak da istemiyorum.
Çengelköy iskelesinde akşamki Güzelhisar vaporunu gösterince birimizin aklına meşhur bir Şirket-i Hayriye hikâyesi geldi.
Burada sadece Çengelköy'den Köprü'ye gelen vaporun her sabah tehirli geldiği ve yolcuların da şikâyetleri ayyuka çıkınca sabahki seferin kaptanı olan Ömer Kaptan'a genel müdür Hüseyin Haki'nin sorduğu nedenin cevabını yazayım:
"Çengelköy'ün zerzevatı, Beylerbeyi'nin teşrifatı, Kuzguncuk'un haşeratı yüzünden gecikiyoruz."
Bir başka yazımızda bunun ayrıntısını da anlatırım.
.jpg)
Çengelköy'den sonra yolumuzu Üsküdar'a çevireceğimi sandıysanız yanıldınız, çünkü Ümraniye'ye tırmanıyoruz, Sabiha Gökçen Havalimanı'nda bizi bekleyen tayyaremizin hareket saatı yaklaştı.
Temaşa ettiğimiz resim Nato Yolu civarlarıdır, o zamanlar Ümraniye sadece bildiğimiz bir köydü.
Burası da günümüze kadar sözü edilmedi ama Sabiha Gökçen Havalimanı ve bizler bizi bir başka yere götürecek olan Sarı Kuyruklumuzun icine girdik.
İşbu resm-i şerifin özgünü de burada temaşa edildiği gibi siyahbeyazdır, sonradan hiçbir şekilde üzerinde oynanmamıştır.
Bir başka Şehr-İstanbul Tur yazımızda okuşmak üzere.