Bu Blogda Ara

29 Eylül 2014

Kral Çıplak

Bazı elbiseler vardır, sanki sadece adları vardır, kendileri yoktur.
Şimdi Pinterest'te gezerken tesadüfen gördü ben, paylaşıyorum ve görüşünüzü soruyorum.


Sizce bir elbisenin varlığı ve yokluğu bu kadar mı birbiriyle alakalı olur?
Hani nasıl derler, bir gün bir kral varmış ve onca elbisesi olmasına rağmen bir elbise daha istemiş, memleketinin en becerikli iki terzisi ona hayali bir elbise dikmişler.
Elbiseyi teslim etme zamanı geldiğinde krala olmayan elbiseyi giydirir gibi yapmışlar, kral da herkese soruyormuş nasıl diye.
Çevresindeki şakşakçılar da çıplak olduğunu ve üzerinde elbiseye benzer hiçbir şeyin olmadığını gördükleri hâlde can korkusu yüzünden elbisenin çok yakıştığını söylüyormuş.
Ta ki kral hızını alamayıp halkın arasına karışınca yolun kenarında oturan bir gencin "Kral Çıplak" diye bağırıncaya kadar.
Şimdi bu hikâyeye bakarak bu mankenimiz giyinik mi çıplak mı?

Üç Harfli Stayl

Bu sefer sizlere biraz da tulum tarzını tanıtmak istiyor ben.
Ama buna ne kadar hazır ve iddialısınız hiç bilmiyor.
Moda dünyasında seyahâtimiz son sür'at devam etmekte, dilerim yazdıklarımdan sıkılmıyorsunuzdur.


Aslında belki de en fazla beğenilen tarzlardan birisi bu, ama artıkım mevsimi geçti, biraz zor giyilebilir, tabi özel günlerin haricinde kapalı bir alan olmazsa elbette.
Bir siyah bir kadına bu kadar yakışabilir, paçalar yolu süpürse bile tek sözcükle kusursuz bir tasarım.


Bu da demin yukarıdaki tulumun dantelli bir çeşidi, yine harika lâkin paçalar iki santimetre daha yukarıda olsaydı çok daha seksi bir görüntü olabilirdi.


Bence her ne kadar tarzlar kendilerine zevkler ve renkler de tartışılmaz da olsalar, belki de kışın en güzel kombinlerinden birisi bu olacak, çünkü ne kravat var ne de takım hikâyesi.
Atkı ile ceketin uyumu mükemmel, dıştan görünmüyor ama kazak ve pantolonun da keza, sonuç olarak harika bir tasarım.
Güle güle giyinin.

Villa Del Balbianello

Tam olarak nerede olduğunu bilmiyor ben ama resimleri bulunca daha fazla paylaşma istekleri doğuyor bende. Bu sefer İtalya'nın başka bir yöresindeyiz, sanal olarak.
Gerçek olması bu yıl için imkânlar dahilinde değil, çünkü henüz müstemleke haricine çıkmaya muktedir değilim.


Bir deniz uçağı kadar bile değerim yok benim sanırım, çünkü uçak uçar ve gider, düşmediği sürece. Lâkin ben treni tercih ederim, her zaman hızlı her zaman güvenli.


İşte güzel bir yarımada ve güzel bir yeşillik, ineklerin otlayabilecekleri bir yer sanırım, ama gel gör ki orada inek yok =)))


Ne kadar güzel manzara olduğunu görebiliyor musunuz?
Buradan sonra biraz da Como Gölü sizi muhteşem manzarasıyla beklermiş.


Kim bilir buraları bir gün görüp gerçekten resimleyebilecek miyim?


İtalya işte, adamlar yapmışlar, her taraf başka bir medeniyet.


Hade benimle birlikte gelmek isteyen varsa gelmemezlik etmesin, tek başıma çok sıkılırım oralarda, özellikle İtalyanca bilenler tercih edilir yanımda eşlik edebilmek için.

Vardaha Köprüsü

Nereden aklıma geldiğini sormayın, biraz size Tren Yollarından bahsedecek ben bugün size.
Burası Adana'nın Karaisalı İlçesi Hacıkırı İstasyonu yakınlarındaki meşhur ve yüksek kocaman Vardaha Köprüsü.
Almanlar tarafından 1912 yılında Anadolu Bağdad Demiryolu Hattını Toros Dağlarından geçirebilmesi için yapılmıştır.
Toros Dağları kolay kolay geçit vermez, inanılmaz bir coğrafya vardır orada.
Kendim görmedim ama kitlesel iletişim araçları sayesinde bulduğum resimleri sizlerle de paylaşacağım.


Vardaha Köprüsü'nün inşaatı 1907 yılında başlamış, yapımı zor coğrafya nedeniyle beş yıl sürmüştür.
Uzunluğu 172 metre, orta ayağın yüksekliği 99 metredir. Türkiye'nin en yüksek köprüsüdür.
Köprü üzerindeki tren yolu 1220 metre yarıçapında dönemeçlidir.
Köprü Adana İstasyonuna 64 kilometre uzaklıktadır.


Birinci Dünya Savaşı zamanlarında güneyde bulunan Fransız birliklerine yardımın kesilebilmesi için Osmanlı İmparatorluğu Vardaha Köprüsünü havaya uçurması gerekince bunu duyan Alman komutan onun yerine bir başka köprüyü patlatmaları konusunda bizim komutanları ikna etmeyi başarınca onca zahmetle yapılan köprü yıkılmaktan kurtulmuştur.


Köprüyü yaparken inşaatta çalışan Alman işçiler uçurumda inşa ettikleri köprü ayakları için sürekli aşağıya taş atarak deneme yaparlarmış. Aşağıda oturan Türkler de atılan taşlardan sonra sürekli "Var Daha" diye bağırırlarmış. Bu efsahaneye göre köprünün adı o zamandan beri Vardaha olarak anılır olmuş.


İşte böylece meşhur Vardaha Köprüsü'nün hikâyesi, yükseklik korkusu olanlar bence buralarda fazlama dolaşmasınlar, sadece trenin içinde gözlerini kapatıp kendilerini Mersin'in sahilinde hayal etsinler.

28 Eylül 2014

Gün Batımı

Demin yağmur dedik, ama her gün illa ki yağmur yağacak değil, herkes bilir bunu.
Biraz da güneş batımlarından bir şeyler bulunca bugünü bitirmeyi böyle istedi ben.


Sazlıklardan havalanan bir ördek gibi sesin, ürkek şaşkın ve kararsız, duyuyorum.
Soyunabilirsen korkularından yıldızlar kadar özgürsün işte.
Sanki uzun zamandır seni bekliyormuşum da sen bende eksik kalanı tamamlamaya geliyormuşsun gibi, ama gelme, sadece "Gel" de, sonunda bedel olarak cehenneme düşmem gerekse bile koşarım sana.


Yeşil ördek gibi daldım göllere, sen düşürdün beni dilden dillere, başımı alıp gidem gurbet ellere, ne sen beni unut ne de ben seni.


Batan güneşin hüznü kumsallara vururken genç kızlar bir aşkın masalına kendilerini koyvermek üzere hazırlanırlar.
Martıların sesleri karışırken dalgalara yıldızlar küme küme gökyüzünü bölüşürler.


Bir balık olsan ve benim ağıma takılsan senin için ben ağın içerisinde yem olur senin beni yemeni beklerdim.
Bakarsan uzaktayım, düşünürsen aklındayım, hissedersen kâlbindeyim, arıyorsan tenindeyim ve özlüyorsan hep seninleyim.


Ve sen bir gün batımı kadar güzelsin, biraz sonra dağların ardına saklanıp yanımdan kaybolacaksın ama bilmeyeceksin ki gün doğarken tekrar yanıma gelmenin gerektirdiğini.